Okunma

1134

Sözle değil de, başla, işaretle selâm verildiği takdirde ‘Aleykümüsselâm’ denilir mi?

Önce, selâm hususunda açık bir emir olan Nisâ Sûresinin 86. âyetine bakalım:
“Size bir selâm ile selâm verildiği zaman ona ya daha güzel bir selâm ile veya aynısıyla karşılık verin. Muhakkak ki, Allah her şeyi hakkıyla hesap eder ve karşılığını verir.”

Âyetin tefsiri de kısaca şöyle: Selâm, mü’minlerin birbirine duasıdır ve İslâmın alâmetlerindendir. “Esselâmü Aleyküm” veya “Selâmün aleyküm” şeklinde selâm veren bir kimseye ya aynı şekilde “Ve aleykümüsselâm” diyerek veya buna “ve rahmetullah” ekleyerek daha güzeliyle cevap verilir. “Esselâmü aleyküm ve rahmetullah” şeklindeki bir selâma da ya aynıyla karşılık verilir veya “ve berekâtüh” eklenir.

Görüldüğü gibi, İslâmî mânâdaki selâmda hep lâfız yani söz vardır. Sırf işarete dayalı selâmlaşmanın İslâmda yeri yoktur. Hiçbir şey demeden sadece başını eğerek ve eliyle işaret ederek selâm veren kimseye “Ve aleykümüsselâm” demek mecburiyeti yoktur. Zaten o kimse de böyle bir beklenti içinde değildir. Çünkü selâmın önemini, taşıdığı mânâyı bilen kimse selâmı sünnette geçtiği şekliyle verir, verdiği gibi de karşılık bekler. Ancak sağır ve dilsiz kimselerle selâmlaşırken, karşı tarafın, selâmın alınıp verildiğini fark etmesi için lâfızla birlikte el ile de işaret edilmelidir.(Nevevi, El-Ezkâr, s:221)

Bunun yanında muhatap olduğumuz, birlikte çalıştığımız, komşuluk ettiğimiz, dostluk kurduğumuz insanların bir kısmı, maalesef başta selâm olmak üzere pek çok İslâmî âdab ve erkândan habersizdir. Böyle kimseleri selâma alıştırmak, fiilen selâmın nasıl alınıp verilmesi gerektiğini öğretmek için, nasıl selâm verirse versin, “Ve aleykümüsselâm” deriz.


Kaynak: Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular


Avcılığın dinimizdeki hükmü nedir?

Avlanmak meşru bir iş ve mübah bir meşguliyettir. Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerimde insanların deniz ve karada avlanabileceklerini bildirmiş, bu yolla da nimetlerinden istifade edebileceğimizi beyan etmiştir.
Bu husustaki Mâide Sûresinin 96. âyetinin meâli şöyledir:
“Deniz avı ve yiyeceği istifadeniz için size helâl kılındı. Kara avı ise, ihramda bulunduğunuz müddetçe size haram kılınmıştır. Kıyamet Günü huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkun ve yasaklarını çiğnemekten sakının.”

Avlanma başlıca üç maksat için yapılır:
1. Etinden istifade etmek için.
2. Dişi, boynuzu ve derisinden istifade etmek için.
3. Tehlike ve zararlarından kurtulmak için.

Bunlar birer ihtiyaçtır ve bir yerde de zarurettir. Bunun içindir ki, Cenab-ı Hak koyun, keçi ve benzeri evcil hayvanları kesmeyi helâl kıldığı gibi, av hayvanlarından istifade etmeyi de mübah ve meşru kılmıştır.

Sırf spor, eğlenme ve zevk için avlanmak dinen haram olmasa da bu işle meşgul olmak insanın canlılara olan merhamet ve şefkat duygularını törpüler, kalbe katılık ve gaflet verir.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifte bu hususa şöyle işaret ederler:
“Çölde oturan kimse sert tabiatlı olur. Avcılıkla meşgul olan kimse gafil olur. Bir sebep ve ihtiyaç yokken sultana yaklaşan kimse de fitneye maruz kalır.”

Bu arada “Yerdekilere merhametli ve müşfik davranın ki, göktekiler de size acısın” meâlindeki hadis-i şerifi de hatırdan uzak tutmamak gerekir.

Geyik ve ceylan gibi hayvanları avlamak, esas itibariyle caiz ve mübahtır. Ancak yukarıda hadis-i şeriflerde geçen hususlara ilave olarak, bir de meselenin bilinen şu ciheti vardır: Bu hayvanların nesli gittikçe azalmakta, bazı cinsleri de tamamen yok olmaya yüz tutmaktadır.

Dünyada ekolojik denge denen bir hâdise var. Tabiatta yaratılan ne varsa hepsi birbiriyle alakadardır. Birinin eksikliğini, öbürü kapatmakta, telafi etmektedir. Bir canlı türünün ortadan kaybolması, neslinin tükenmesi bu dengeyi bozmaktadır.

Bu dengenin muhafazasına yardımcı olmak içindir ki, kara ve deniz avcılığı hususunda devlet çapında tedbirler alınmakta, yasaklar konmaktadır. Ayrıca avlanmanın serbest olduğu aylar da tespit edilerek ilan edilmektedir.

Şayet çevrenizdeki geyik ve benzeri hayvanların avlanması devlet tarafından serbest edilmişse avlanmak mümkündür, yoksa o hayvanların neslinin azalmasına sebep olunur ki, bu da birtakım mahzurları beraberinde getirir.

Kaynak: Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular

İslam`da bombalı intihar saldırılarının hükmü nedir?

İntihar, hayata son verme olayıdır. Ancak insanın hayatına son verme hakkı var mıdır? Kendisine o hayatı ve bedeni veren, verdiği hayatı ve bedeni intihar yoluyla yok etme hakkını da vermiş midir? İnsanın elinde böyle bir imha izni mevcut mudur?

Bu sorunun cevabı mühimdir. Bu cevap düşünülmezse intihar cinayetinin İslam`da neden yasak olduğu net olarak anlaşılamaz.
Rabbimiz hassas ve şeffaf olan insan ruhunu, bir beden içine bu dünyaya göndermiştir. Gönderdiği bu bedeni insana mülk olarak mı vermiştir, yoksa emanet olarak mı? Yani insan, bedenin misafiri mi, yoksa sahibi midir?

İşte tespiti gereken temel nokta budur! Eğer insan, bu bedenin sahibi ise mesele yoktur. Sahibi olduğu bedende istediğini yapabilir. Kendi mülküdür çünkü. Şayet sahibi değilse, o takdirde emaneti korumakla görevlidir. Tahrip etme hakkına sahip olamaz...

Demek ki, bu vücut ve bu beden mülkümüz değil, ruhumuzu korumamız için bize lütfedilmiş bir misafirhanemizdir. Öyle ise emanet olarak verilmiş bu İlahi sanat harikasını yok etmeye yönelik teşebbüslerde bulunamayız. Yanlış bir ifadeyle ölüm orucu denen açlık protestosuna giderek tahribine sebep olamayız.

Ekonomik veya sosyal sıkıntılar yüzünden ümitsizliğe kapılıp da intihara yönelemeyiz. Vücudumuzu canlı bomba olarak patlatıp da havaya uçuramayız. Çünkü bu bedeni, bu organları, bu eli, ayağı, gözü, kulağı, hiçbirini biz yapmamışız, onlar bizim sanatımızın ürünü değildirler. Bu sanat harikasını yaratıp da bize ikram ve ihsan eden Zat, onu bir misafirhane olarak kullanmamızı izin vermiştir. Tamire izin var, tahribe izin yoktur.

İşte bundan dolayıdır ki, İslam`da insanın kendi malı olmayan bedenini yok etme manasına gelen intiharların her türlüsüne yasak konmuş, hatta bazı
alimler intihar ederek Allah`ın binasını yok edenin cenaze namazının kılınmayacağını dahi söylemişlerdir.

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de hem bedenin kendisinin hem de idaresinin bize bırakılmadığına dikkat çektiği ibretli izahında, şu düşündürücü ikazlarda bulunmuştur. (mealen):

"Ey insan! Bil ki, Cenab-ı Hakk`ın sana ikram ettiği vücudun, cismin, organların emanettir, mülk değildir! Yani Cenab-ı Hak senin istifaden için kendi mülkünü senin eline emanet olarak vermiş, istifade et diye ikram ve ihsanda bulunmuştur.
...
Madem sana verilen hayat ve hayatın gerekleri ve lazımları mülk değil, ibahadır. Yani ihtiyacını karşılaman için emanet olarak verilmiştir. Öyle ise emanetçi anlayışıyla hareket etmen lazımdır. Nasıl ki bir zat ziyafete misafirleri davet eder, onlara ziyafet meclisindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi serbest kılıyor; ama mülk olarak vermiyor, ziyafetin usulü ev sahibinin rızası dahilinde tasarruf etmektir. Öyle ise israf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zayi edemez. Eğer onun şahsına mülk olarak vermiş olsaydı, bunları yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi. Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak sana sadece istifaden için verdiği hayatı, bedeni intihar ile sona erdiremezsin.

Gözünü çıkaramazsın, manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde haram yerde kullanamazsın; kulağı, dili ve bunlar gibi cihazları harama sarf etmekle manen öldüremezsin. Ve hatta eti yenilmeyen hayvanları dahi lüzumsuz yere katledemezsin ve hakeza. Bu sebeple dünyada sana verilen bütün bu nimetler, bu dünya misafirhanesinin sahibi olan Mihmandar-ı Kerim-i Zülecelal`in kanunlarının işaretlediği şekilde tasarruf etmeni gerektirir." (Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, 250. Mektub )

Kabre karşı dua etmek ve o kabirde metfun olan zattan şefaat beklemek şirk midir?

Hak ve hayır, vasat olan, orta olan, doğru olan yoldadır. Onun için nefis daima aşırılığa meyleder, uçlarda dolaşmak ister. İfrat ve tefrit, aşırılığın iki zıt kutbu. Birincisinde ileriye ve yukarıya, ikincisinde ise geriye yahut aşağıya doğru gidilir.

İfrat ve tefritin at oynattığı meydanlardan biri de “şefaat” meselesi. Bazılarını görürsünüz. Allah’ın sevgili kullarının türbelerine o kadar aşırı ve ölçüsüz rağbet gösterirler ki, sanki ne kadar günah işlerlerse işlesinler orada metfun zât, onları affetmeye güç yetirirmiş gibi... Bazılarını da görürsünüz, birincilerin aksine, evliyayı inkâr ederler, kabristanları yerle bir etmeği en büyük İslâmî hizmet sayarlar. Kabir ziyaretine karşı çıkar, kabre doğru dua etmeyi şirk sayarlar. Bunların ikisi de aşırı ve ikisi de İslâm’ın ruhundan uzak davranışlar.

Şirk, Allah’a ortak koşma cinayetidir. Bununla daha çok, tevhit inancından sapma ve birden fazla ilâha inanma kastedilir. Zaten şirkin en dehşetli derecesi ve aftan mahrumiyete götüren şekli de budur.

Bir de şirk-i hafî var, yâni gizli şirk. Bunda Allah’ın zâtı bir bilinmekle beraber, sebeplere, vasıtalara o kadar fazla önem verilir ki, bunlar kişinin kalp âleminde sanki Cenâbı Hakk’a ortakmışçasına bir değer kazanırlar. Şefaatle ilgili tartışmalar da şirkin bu ikinci şekli üzerinde cereyan eder.

Burada gözden kaçan ve çok iyi değerlendirilmesi gereken bir hakikat var: Allah, birçok icraatlarını sebepler dairesinde yürütüyor. Bu, Onun kutsi hikmetinin bir gereği. Sebepleri yaratan da Odur, belli vazifelerde çalıştırılan da. O halde, sebep ne inkâr edilecek, ne de ona olduğundan fazla önem verilecektir. Bunların biri ifrat, diğeri ise tefrit. Ve ikisi de sırat-ı müstakimden uzak.

“Bahçemdeki falan ağaç, bu sene şu kadar meyve verdi.”, diyen adam, ağacı da meyveyi de Allah’ın yarattığını bilir. Kendisine sorduğumuzda bunu böylece ifade eder. Ama meyveyi ağacın eliyle aldığı için konuşmasında, mecaz olarak, bu ifadeyi kullanmıştır. Şimdi, bu adama: “Sen şirke düştün, ağacı Allah’a, haşa, ortak koştun.” diyen adam ifrattadır.

İnsanlara rahmet eden, onları rızıklandıran Allah’tır; ama ağacı bu rahmetine vesile etmiş, sebep kılmıştır. Aynı şekilde, güneşi de zemin yüzünün aydınlanmasına sebep kılmıştır. Maddî rızıklara ve ışıklara böyle sebepler yaratan Allah’ın, manevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde değerlendirilmeli...

“Her hayır Allah’ın elindedir.” hakikatince hiç kimsenin ve hiçbir şeyin elinde Onun vermediği bir hayır olamaz. Eğer Rabbimiz bizlere herhangi bir hayrı başkasının eliyle veriyorsa, biz o hayırda yine Onun rahmetini görür, şükrümüzü Ona yaparız. Bu bizim tevhit inancımızın gereğidir.

Affa mazhar olmak da bir hayır... Bu da ancak Allah’tan beklenir. Bir peygamberin yahut bir velinin kabrine, her hayır onların elindeymişçesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak elbette İslâm’ın tevhit ruhuna zıttır ve bunu tasvip etmek de mümkün değildir. Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin şuuru içinde: “Yâ rabbi beni bu zâtların hürmetine bağışla.” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu şirk saymak da en büyük bir insafsızlık olur.

İbrahim aleyhisselâmın eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi şirk saymayanların, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesine karşı çıkmaları da anlaşılacak bir mantık değil...

Birtakım kimseler, şefaati inkâr ederlerken karşımıza bazı âyet-i kerimelerle çıkıyorlar. İşin tuhaf tarafı bu adamlar, âyetle yola çıkarken: “Acaba bu hususta tefsir âlimleri ne buyurmuşlar ?” diye lütfen merak bile etmiyorlar. Arapça bilmelerine güvenerek, yahut sadece meal okuyarak yanlış sonuçlara varıyorlar.

Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaate göre, kişinin doğrudan doğruya rabbinden af dilemesi doğru olamazdı. Bu işe putların aracı olmaları gerekirdi. Yâni onlar, putları Allah katında şefaatçi kabul ediyorlardı. İşte şefaati reddeden âyetlerden bir kısmı bu bâtıl inancı yıkmak içindir. Bir misal:

“Yoksa onlar. Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler. De ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz)!?.. (Zümer Sûresi , 43)

Bu konudaki bazı âyetler de kıyametin dehşetini anlatır ve mahşer meydanının, Resulullah Efendimize (asm.) şefaat müsaadesi verilmeden önceki hâlini tasvir eder.

Bu âyet-i kerimelerden bir misal: “Öyle bir günden korunun ki, o günde hiç kimse hiç kimseye hiçbir fayda sağlayamaz. Ondan ne bir şefaatçi kabul edilir, ne de bir fidye alınır. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara Sûresi , 48)

Bir çok âyetler de şefaatin hak olduğunu açıkça beyan buyururlar. Bu âyet-i kerimelerin verdiği derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’ın izni ile ve Onun razı olduğu kullara yapılabilir.

Bu mânâyı ders veren âyet-i kerimelerden bir kısmı: “Onun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaati fayda vermez.” (Sebe’ Sûresi, 23) “Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaati hiçbir işe yaramaz.” (Necm Sûresi, 26)
“O gün, ruh (cebrail) ve melekler saf hâlinde duracaklardır. Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe Sûresi, 38)
“Onun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!”(Bakara Sûresi , 255)

Bu âyet-i kerimeler şefaatin hak olduğunu açıkça ifade ettiği halde, artık bu rahmanî müesseseye kim, hangi salâhiyetle ve neye dayanarak karşı çıkabilir!?..

Trafik kurallarına uymamak günah mıdır? Trafik kazasındaki ölüm yahut yaralanmadan dolayı tazminat almak caiz midir? Diyet veya tazminatın miktarı ne kadardır?

Konuyla ilgili kısaca cevap verip bazı konulara dikkat çekeceğiz:

Trafik kazasındaki ölüm, yahut yaralanmadan dolayı para cezasına çarptırılan suçludan mirasçılar veya yaralanan mağdur, para alma hakkına sahip olurlar. Çünkü İslâm hukukunda kasten öldürmelerde kısas, kastın dışındaki öldürmelerde ise diyet vardır. Yâni suçlu, mağdura diyet olarak para öder.

Ayrıca maddi zararların da karşılanması gerekir.

Trafik kazası sonucu bir mü'minin ölümüne sebebiyet veren kişinin durumu ile ilgili olarak, Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulmaktadır: "Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mü'min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (...) Bunlara imkan bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (Nisa, 4/92).

Buna göre, ölüme sebebiyet veren kişinin, keffaret olarak iki ay aralıksız oruç tutması; ayrıca ölenin yakınlarının talep etmesi halinde, suç oranında diyet ödemesi gerekir. Diyetin tamamı ise 100 deve veya bedelidir. Bu itibarla, keffaret olarak iki ay oruç tutulması ve mahkemenin belirlediği suç oranında diyet ödenmesi gerekir.

Kişinin ve sigortanın, ölen veya yaralanan şahsın yakınlarına ödemiş olduğu tazminatlar ödenmesi gereken meblağdan düşülür.

Birden fazla maddi zarara, yaralanmaya veya ölüme neden olunmuşsa, bütün zararlar ve tazminatlar ödenir.

Cevap 1:

Trafik kuralları insanların mal ve canlarını korumak için yöneticilerin koyduğu kurallar olup bunlara uymak dinin de emridir. Bu açıdan dikkatli olmak gerekir.

İnsanların tesis ettiği bir mekanizmanın kurallarını insanların belirleyebileceği esasına dayanılarak "Trafik kaidelerine uymak vaciptir" fetvası verilmiş olduğundan bu konuda şoförün ve yayaların bu kaidelere uyması vacip sevabı kazandıracaktır. Uymamak da kişiyi sorumlu kılacaktır.

Bu sebeple hangi yolda hangi hızın yapılması gerektiği ile ilgili trafik kaidelerini umursamayarak bir kaza yapmakla ya da başkasına zarar vermek kişiyi sorumlu kılar.

Trafik kuralına uymamaktan dolayı hayatını kaybeden veya başkasının hayatını tehlikeye sokan bir yaya da sorumludur.

Dini ölçüler içinde bir bıçağı karşınızdaki insana ucu öne doğru biçimde uzatmanız bile hoş karşılanmaz. Elinize bir döner bıçağı alıp ileriye doğru doğrultarak kaldırımda ilerleseniz insanlar için nasıl bir tehlike oluşturursunuz?

Bir otomobilin içindekiler ya da diğer insanlar açısından oluşturacağı tehlike otomobilin hızından dolayı, kaldırımda hareket eden bir bıçaktan farksızdır.

Bugünkü trafik şartlarında trafik kaidelerine uymadığınız zaman dikkatsizliğinizle, dini ölçüler içinde bir katil olup ebedi hayatınızı karartmanız oldukça kolaydır.

En hafifinden bir yayaya çarparak onu sakat bırakmanızın ve o yayanın ömrü boyunca bunun ıstırabını çekmesinin uhrevi karşılığı bugünkü ceza yasalarıyla kıyaslanamaz.

Allah Adil-i mutlaktır. Ve ceza en azıyla verdiğiniz ıstıraba denk olacaktır.

Sebep olan yapan gibidir, kuralını esas alıp ona göre hareket etmek gerekir. Kusur varsa günah ta vardır. Her halükarda trafik kurallarına riayet etmek gerekir. Bu hak konusunda, her canlının hayatı önemlidir ve her haklının hakkına riayet etmek gerekir.

Başkasının yol hakkını ihlal anlamına gelen kural ihlalleri bir suçtur ve bir kul hakkının ihlalidir. Tabii ki, haktan hakka fark vardır. Günahtan günaha fark vardır. Bu sebeple, mümkün oldukça başkasının yol hakkına ve evrensel trafik kurallarına uymak gerekir. Kur’an’da bir hardal tanesi küçüklüğünde de olsa, iyilik ve kötülük namına ne varsa, hepsinin tartıya getirileceği ifade edilmektedir(Enbiya, 21/47; Lokman, 31/16).

Kul hakkını da Allah’ın hak ve hukukunu çiğneyerek Onun huzuruna çıkmamak gerekir. Bunun yolu pişmanlık duyup işlene suçlardan tövbe etmek ve kulluğun gereği olan hak yolda yürümektir.

Kul hakkının tövbesinin bir şartı da ondan helallik almaktır. Bu mümkün olmadığı takdirde, hakkını ihlal ettiğimiz kişiye dua etmek ve sevaplarımızın çoğalmasına çalışmak gerekir. İmam Gazalî’nin ifade ettiği gibi, Öyle çok ve güzel sevap paketlerini hazırlayalım ki kıyamet günü haklarını ihlal ettiğimiz kimselere sevabımız dağıtıldıktan sonra, geriye bizi kurtaracak kadar da kalmış olsun. Allah dilerse, alacaklı-verecekli kullarını orada barıştıracak ve ikisini de cennetine koyacaktır. Deyiş yerindeyse, -kuvvetli bir ihtimalle- böyle bir torpil ancak hayat boyu Allah’ın rızasını esas alan, suçunu itiraf edip tövbe eden, yaptıklarından pişmanlık duyan , Allah’ın emir ve yasaklarını çiğnememeye gayret eden takva sahipleri için olur. İlahî imtihan şakaya gelmez, bir anlık bir öfkeyle zedelenmez, beş kuruşluk bir menfaatle heba edilmez, iki dakikalık bir öncelik kazanmakla kaybedilmez bir ciddiyete sahiptir.

Cevap 2:

İslam hukukunda adam öldürme ve yaralamalarda mağdur tarafa ceza ve kan bedeli olarak ödenen mala diyet denir. İnsanlık tarihinde öldürülen şahsın yerine kan bedeli ödenmesi uygulamasının uzun bir geçmişi vardır.

Kur’an, öldürmede kısasın farz kılındığını bildirdikten sonra, ancak “Kim (din) kardeşi tarafından affedilirse o zaman marufa uymak, güzel ve tam olarak ödeme yapmak gerekir. Bu, Rabbinizin bir hafifletmesi ve rahmetidir.” (Bakara, 178) Bu ifadeyle kısastan vazgeçilmesi halinde müslümanların genel kabulünü gören bir ölçü (maruf) çerçevesinde ve gerektiği şekilde diyetin ödenmesi hususuna işaret eder.

Yine konu ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de hataen adam öldüren ile ilgili ayette ise diyetten açıkca (lafzan) söz edilir ve yanlışlıkla bir mü’minin öldürülmesi halinde belirli cezalar dahilinde öldürülenin ailesine ödemek üzere diyet verilmesinden bahsedilir. (Nisa, 92)

Kur’an’da diyetin miktarı ve ödeme şekliyle ilgili bir ayrıntıya yer verilmez.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetinde diyet konusunda bir hayli ayrıntı ve uygulama örneği mevcuttur.

İslam hukukunda cezalar:
1- Had,
2- Kısas,
3- Diyet,
4- Tazir gibi kısımlara ayrılır.

İslam hukukunda sadece insanın değil, zarar gören diğer canlıların ve eşyanın da hukuken koruma altında olması, hukuka aykırı şekilde meydana gelen malî ve bedenî her zararın imkan ölçüsünde giderilmesi İslam hukukunun genel amaçları içerisindedir.

Diyetin miktarı


Diyetin miktarı Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen hadislerle Hulefa-i Raşidin’in söz ve uygulamalarında ayrıntılı olarak geçer. Peygamberimiz, müteaddid hadislerinde bunu 100 deve olarak ifade etmiştir. Bazı hadislerde diyet miktarı 1.000 dinar altın, 12.000 dirhem gümüş, hatta 200 sığır, 2.000 koyun veya 100 elbise olarak da geçer.

Diyet miktarıyla ilgili olarak Hz. Ömer’in deve fiyatlarının yükselmesi sebebiyle 1.000 dinar altın 12.000 dirhem gümüşün yanısıra 200 sığır, 2.000 koyun, 200 elbiseyi de zikrettiği, her bölge halkının kendi bölgesinde yaygın olandan, mesala Mısır ve Suriyeliler’in altından, Iraklılar’ın gümüşten diyet vermesi gerektiğini belirttiği rivayet edilir. Bu ve benzeri rivayetler diyetin hangi tür mallardan ne kadar ödeneceğini belirtir.

İmam Şafii, İbni Hazm ve Hanbeli fakihlerinin çoğunluğuna göre diyette sadece deve asıl olup diğerleri onun değerlerini açıklayan bir nitelik taşır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in döneminde deve fiyatlarının düşük olup diyet miktarının 400, 800 dinar veya 8.000 dirhem dolayında olduğu, deve fiyatlarının daha sonra yükselmesiyle Rasul-i Ekrem’in bunu 1.000 dinar ve 12.000 dirheme çıkardığı bir vakıadır.


Uygulama


Osmanlı toplumunda Hanefi mezhebinin musamahası çerçevesinde kolaylık sağlamak amacıyla diyetin gümüşten verilegeldiği, Mısır’da da yetkili mercilerin diyeti altından ve gümüşten ayrı ayrı tespit ederek borçlu tarafa seçme hakkı tanıdığı bilinmektedir.

İslam ülkelerinin diyet konusunda mahalli örf ve ülke şartlarını da göz önünde bulundurarak iki tarafın haklarını gözeten ölçüde bir değer tespitine gitmeleri, bu konudaki rivayetlerin ve doktriner görüşlerin amaç ve ruhuna uygunluk gösterir.

Batı hukuku kaynaklı ceza kanunlarında hakim olan, suçluyu koruma temayülü ve ceza hukukunun, kamu hukuku karakteri, adam öldürme ve müessir fiil suçlarında çok defa suç mağdurunun şahsi haklarının göz ardı edilmesine yol açmakta ve onu tatmin edecek çözümler bulmada yetersiz kalmaktadır.

İslam hukukunda öldürme, yaralama ve sakat bırakmalarda suçluya onun yakın çevresine, meslekî teşekküllere ve son olarak devlete yüklenebilen diyet borcu, suçluyu cezalandırmaktan çok, haksız fiilden doğan zarar ve mağduriyeti gidermeyi, suç mağdurunun haklarını korumayı hedef alır. Bu husus, özellikle hata ve ihmal sonucu meydana gelen ölüm (trafik kazası gibi) yaralama veya sakat kalmalarda daha belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Günümüzdeki sosyal güvenlik ve sosyal devlet anlayışının da desteğiyle klasik doktrindeki diyet kurumunun çağımız toplumlarında yeni bir anlayış ve yapıda işlerlik kazanması, böylece haksız şekilde meydana gelen ölüm ve yaralamadan mağdur olan şahısları koruyucu ve tatmin edici bir sosyal güvenlik ağının kurulması mümkündür. (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

Trafik kazası

Trafik kazaları, genelde hataen meydana gelen bir vakıadır. Bu da yukarıda bahsi geçen, ayette de işaret edildiği gibi hataen adam öldürme suçuna girer. Cezası da ona göre takdir edilir. Burada ölenin en yakın velileri kimse, onlar söz sahibidirler. Onlar dilerse İslam hukukunda takdir edilen ne ise onu talep ederler. İsterlerse karşı tarafın gücü yoksa makul bir yol bulunarak her iki tarafın da razı olacağı gönül rahatlığı ile helalleşerek neticelendirmeleri güzel olur.

İslam ceza hukukuna göre bir müslümanı haksız yere ve bilerek öldüren kimsenin cezası kısas, yani idamdır. Bunu affetme selahiyeti yalnızca maktülün ailesine aittir.
İslam hukukuna göre diyeti, öldürenin ailesi öder. Bunların gücü yetmez ise devlete başvurur. Beşerî sistemlerde, ölenin velileri ceza konusunda söz sahibi değildir. Hatta kasten adam öldürenlerin durumu ile ailelerine sormadan, onların görüşleri alınmadan, onlar hiçe sayılmak suretiyle katil hakettiği ceza ile cezalanmamakta veya bir af vesilesi ile serbest bırakılmaktadır.

Allah (c.c.) ise şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.” (Bakara, 178-179)

Kısasta hayat vardır sözü, gerçekten dikkate değer bir ifadedir. Zira kısas tatbik edilirse bir kişinin öldürülmesiyle pek çok kimsenin emin bir halde yaşaması sağlanır.

İslam, suça iten sebepleri azami ölçüde ortadan kaldırmış, insanın insanı kamil derecesine ulaşması için tedbirler almış, insanın dirisine de, ölüsüne de değer vermiş, herbirerlerinin haklarını korumuştur.
Beşeri sistemler, haksız aflarla ölen ölmüştür diyerek katilleri serbest bırakmakla, ölenin yakınlarını ömür boyu vicdan azabına mahkum etmektedir.

Şu da iyi biline; beşeri sistemlerin eksiklikleri ve yanlışları ilahî sistemle tamamlanamaz. Zira ilahî sistem kendi haliyle bir bütündür, bütün olarak yaşanır.

Ödeme usulü

Ödeme usulü ise şöyledir:

1. Keffaretin öldürenin malından ödenmesi gerekir.

2. Ölüme sebep olan şahsın, gücü yetmezse onun ailesi, kabilesi, akrabaları ve kendisinden yardım aldığı herkestir. (Vehbi Züheylî, VIII/10)

Ailenin diyet ödemek durumunda bırakılmasının sebebi şudur: Hata yoluyla cinayetler çok olur. İnsanın diyeti de fazladır. O bakımdan hikmet, katilin yardım görmesi ve yükünün hafifletilmesi müstahsen görülmüştür. (Vehbi Züheylî, VIII/106)

3. Aile yoluyla da çözümlenmemişse İslam hukukuna göre devlete, maliyeye başvurur ki, ölenin tarafeyni de korunmuş olsun.

4. Kur’an-ı Kerim’de, kısas farz olmakla beraber öldürülenin velisi kısastan vazgeçer veya diyet isterse, o diyet, gizlilik içinde ödenmelidir. Bu, Rabb’imizden bir hafifletmedir, rahmettir. (Bakara, 178)

Yine bu ayet-i celilenin ışığı altında bir kişi, trafik kazası ve benzeri hallerde hataen adam öldürmüşse yukarıdaki şartlara uygun ödeme imkanı yoksa ailesi ve devlet de yardımcı olmamış ise, ayetteki Allah’ın hafifletme ve rahmet müjdesi ışığı altında tarafların birbirlerine karşı ihlas ve samimiyetle Rab’lerine tevekkül ederek, karşılıklı helalleşerek gönül hoşluğu içerisinde neticeye gitmeleri Allah’a karşı tefviz-i umur eylemeleri güzel olur.

5. Bir mümini yanlışlıkla öldürenin diyet ödeme gücü yoksa, Allah tarafından tevbesinin kabulü için ardarda iki ay oruç tutması gerekir: Bu konuyla ilgili hüküm; “Kim yanlışlıkla bir mümini öldürürse, mümin bir köle azat etmesi ve öldürülenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak onlar diyetten vazgeçip bağışlarsa o başka… Bunu yapmaya gücü yetmeyenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için ardı ardına iki ay oruç tutması gerekir”(Nisa, 4/92) mealindeki ayette açıkça ifade edilmiştir.

Kaynakların belirttiğine göre, “Bunu yapmaya gücü yetmeyenin” den maksat, köleyi azat etmeye gücü yetmezse demektir. Buna göre, oruç kefareti, diyetin ödenip ödenmemesiyle ilgili olmayıp kölenin azat edilip edilmemesiyle alakalıdır. Sonuç olarak, hata ile ölüme neden olanın iki ay aralıksız oruç tutması gerekir. Cumhur-u ulemanın görüşü budur.

Bununla beraber, bazı alimlere göre, kişi şayet oruç tutamazsa, altmış fakiri doyurur. (krş. Taberî, İbn Kesir, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri; Fethu’l-Kadir, kitabu’d-diyat; Nevevî, Macmu,19/185-192; Şerhu’l-hidaye, kitabu’d-diyat; Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 6/328-329; Cezerî, el-Mezahibu’l-arbaa, 5/394).

Cevap 3:

Hata yoluyla öldürmeden aşağı derecedeki cinayetin cezası diyet veya erştir. (ed-dürrü’l- muhtar, 5/415)

Eğer el, ayak,göz v.s. organlardan her ikisi telef olursa diyet, biri telef olursa erş ödenir. Felçte bir çok organın telef olması sözkonusu olduğu için tam diyet ödenmesi icab eder. Felç olunmasına sebeb olunan kişiye veya ailesine tam diyet ödenir.

Bu hususla ilgili bazı bilgileri aktarmakta fayda vardır.

Hangi durumlarda tam diyet gerekir?

Tam diyet gerektiren organ yaralamaları, bazı organların kasten veya hata yoluyla kesilmesi yahut fonksiyonlarını kaybetmesiyle sözkonusu olur. Bunlar dört çeşittir. Bedende tek, çift, dört tane veya on tane olan organlar bunlardandır.

Tam diyeti gerektiren çift organlar; iki el, iki ayak, iki göz, iki kulak, iki dudak, iki kaş, iki meme, meme uçları, husyeler gibi. Bunlardan yalnız bir tanesi telef olursa yarım diyet gerekir. (el-Kâsânı, el-Bedâiu's-Sanâyi fi Tertibi'ş-şerayi, Beyrut 1974., VII, 311)

Görme, işitme, tatma, koklama, dokunma, yürüme, konuşma veya akıl melekesinin yok olması veya el yahut ayakların felce uğraması, cinsi ilişki kurma gücünü kaybetmesi gibi. Bazıları bunların sayısını yirmi ve daha fazla olarak tesbit ederler. Bu uzuvların hassası tam olarak kaybolmuşsa tam diyet gerekir; iki gözden birisinin görmemesi gibi kısmî olursa, diyet buna göre hesaplanır. Diyeti belirlemek mümkün olmazsa, miktarı bilirkişi (hükümetü'l-adl) belirler (el-Kâsâni, , VII, 311; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 201 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 37 vd).

Erş bedeli:

Bunun miktarı diyetin üçte biri kadardır (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII, 57). Ebû Hanife'ye gõre yaralı ölmediği zaman, karın boşluğuna ulaşan veya ulaşmayan hiçbir yarada kısas yoktur. Çünkü bunlarda kısas tam olarak uygulanamaz. Ancak yaralı bu yara sebebiyle ölürse kısas gerekir. Karın boşluğuna inen yaralarda erş, diyetin üçte biri, diğerlerinde bilirkişinin belirleyeceği hükümetü'l-adl'dir (el-Kâsânı, a.g.e., VII, 323; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1985, Vl, 331-361).

Hükümet’ül adl :

Hangi suça hangi cezanın verileceğine karar veren organdır. Şer’i yönetimlerde bu bir hakimdir. Şeriata göre davranmak isteyen bir kimse Şer’i yönetim olmadığında Fıkıh alanında uzman bir veya birkaç kişinin görüşüne müracat edebilir. Bunların verdiği bilgiye göre davranabilir.


Komşuda yangın çıktı, evimiz de bu yangında büyük zarar gördü. Bizim uğradığımız zararı yangına sebep olan komşu ödemekle sorumlu değil mi?

Yangının çıkmasına sebep olan komşunun durumuna bakılır: Bu yangın komşunun ihmal ve alâkasızlığından mı çıkmış, yoksa farkında olunmayan bir kaza ve bilinmeyecek bir durumdan mı zuhur etmiş? Şayet yangın, komşunun da elinde olmayan bir sebepten çıkmışsa, zarardan sorumlu olmaz. Ama kendi ihmal ve alâkasızlığından çıkmışsa sebep olduğu ziyan kendisine ödetilir.

Nitekim buna yakın bir misâlde şöyle denmektedir: Bir kimse tarlasında ateş yakıp yabani ot ve çalıları yakarken komşunun tarlasına da yangın sıçrayıp ekinini yaksa bakılır. Komşu tarlası uzakta ise, böyle bir ateşten etkilenmeyeceği zannı ilk bakışta kuvvetli olursa, meydana gelen ziyandan mesul olmaz, ödetilemez. Ama komşu tarlası yakında ise, ilk bakışta böylesine yakın bir yerde yakılan ateşin oraya da sirayet edeceği bilinebileceği halde bu ateşi yakmışsa, komşunun yanan ekinini ödemekle sorumlu olur.

Demek ki, bu gibi âfet ve felâketlerde sebep olanın kastına ve tedbirsizliğine bakılır.

İslâm hukukunda bu tür yargıların kuralı şöyledir: Sebep olunan ziyanda, kast ve ihmal şarttır! Demek ki bir zarara sebep olan kimsenin kastı ve ihmali olup olmadığına bakılır. Sadece sebep olmak, ödetmek için kâfi gelmez.

Nitekim bir kimse ansızın yola çıksa, yoldan geçen bir adamın atının ürküp sırtındaki eşyanın yere düşerek kırılmasına sebep olsa bakılır: Ürkütme kastî midir, yoksa değil midir. Kastî ise öder, değilse ödemez.

Burada bir hususa dikkat etmek gerekir: Sebep olmak ayrı şey, fâil durumuna girmek ayrı şeydir. İkisi arasında büyük fark vardır.

Meselâ, atın ürküp üzerindeki eşyanın yere düşerek kırılmasına sebep olanın kastına bakılır, kasıt yoksa ödetilmez. Ama elindeki taşı bir yere atarken atın üzerindeki eşyaya vurup kıran kimse, olayın bizzat fâilidir, kastına bakılmaz, zarar kendisine ödetilir. Zira bunda sebep olmak değil, bizzat fâil olmak vardır.

Nitekim bir kimse bir dükkânda baktığı şeyleri düşürüp kırsa ödetilir, kastına bakmaya gerek kalmaz. Ama bakmak için istemiş, aldığı izinle bakmaya başlamışsa bunu ödemekle mükellef olmaz. Zira izin vermek muhtemel kazaya da razı olmak demektir.

Bir diğer misâl: Bir adam kendi bahçe ve tarlasından attığı kurşunla bir hedefi nişan almak isterken komşunun bir malını telef etse kendisine ödetilir.

Organ nakli câiz midir?

Bu gibi yeni meselelerin halli iki hususu bilmekle kolaylaşır.

Birincisi: Sözüne inanılır, mesleğinin ehli bir doktorun buna ihtiyaç göstermesi.

İkincisi de: Tehlikenin ciddî olması, tedavinin başka kolay bir usulle mümkün olmayacağına kanaat getirilmesi.

Bu iki husus kesinlik kazandıktan sonra organ nakledileceği gibi, başka haram ilâçlarla da tedavi câiz olabilir.

Nitekim Fetâvayı Hindiyye de şu hükümler vardır:
Sözüne inanılır bir doktor hastanın ancak şarap içmekle tedavi olacağını, başka yolla tedavinin mümkün olmayacağını söylerse, gerçekten bu ihtimal de mevcutsa, âlimlerin ekserisi bu tedavinin yapılabileceğini bildirmişlerdir.

Bu mevzuda İslâm Fıkhında şu neticeye varılmaktadır:
İnsandan insana kan nakli nasıl câizse, organ nakli de öylece câizdir. Ancak, bu gibi konular üzerinde İslâm Fıkhında uzman olan değerli ilim adamlarının bir araya gelerek fetva vermeleri çok daha isabetli olur

Kağıtla taharet almak câiz midir?

Kâğıt kendi zatında kutsal şey değildir. Kâğıda mânevi değer kazandıran, üzerine yazılan yazılardır. Nitekim üzerinde müstehcen resim bulunan kâğıtları ayak altından alma mecburiyeti olmaz. Ama Âyet, Hadîs, dinî ibareler yazılı kâğıtları ayak altından alıp çiğnenmeyen yerlere koymak gerekir. Bu durum, İslâmî bir edep ve hürmet ifadesidir.

İslâm temizliğe büyük değer verir, hatta temizliği imanın yarısı olarak görür. Anlaşılan, imanı kâmil mânâdâ yükselen müminler, gerek tuvalet temizliğine, gerekse ondan sonraki temizliğe çok değer verirler, ibadetlerinin de ancak titiz bir temizlikle sahih olduğuna dikkat ederler.

Özel şekilde imal edilmiş tuvalet kâğıtları böyle bir temizliğe yardımcı oluyorsa, bu kağıtlarla temizlik yapmanın bir sakıncası yoktur.


Müslümanın, müslüman olmayan ülkede yaşaması câiz midir?

Müslümanın, Müslüman olmayan ülkeye gidip orada yaşamasının câiz olması, İslâmî sorumluluklarını yerine getirmesi, gayrimüslimlerin âdet ve alışkanlıklarından uzak kalması şartına bağlıdır. Şayet bulunduğu yerde İslâmî örf ve ananelerini rahatça yaşıyor, ibadet ve mükellefiyetlerini kolayca yerine getiriyorsa, çevresine örnek oluyor, İslâmın güzelliğini gösteriyor demektir. Bu takdirde bulunduğu yerde kalması, örnek hayatını devam ettirmesi câizdir.

İmamı Remli ye vaktiyle İspanya nın Ergun ilindeki Hristiyan idaresi altında yaşayan Müslümanların hicret edip etmeyecekleri hususu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
— İbadet ve itaatlarını tam olarak yaptıkları takdirde hicret etmeleri câiz değildir. Çünkü bulundukları yerde de başkalarının İslâma girmelerine sebep olabilirler.

Bundan anlaşılan odur ki, Müslüman bulunduğu gayrimüslim ülkesinde İslâm ın güzelliklerini şahsında yaşayarak gösterecek, örnek bir hayat yaşayacaktır.

Bilindiği gibi, İstanbulun fethinden önce Ayasofya yakınında bir Müslüman mahallesi kurulmuş, burada örnek İslâmî hayat yaşayan Müslümanlar, Bizans ın teslim olmasında büyük rol oynamışlardır.


Ele, yüze dövme yaptırmak câiz midir?

Gerek ele, gerekse yüze olsun dövme yaptırmak, birtakım çizgilerle süslenmek câiz değildir. Resûlüllah Efendimiz, bedenin herhangi bir yerine böyle süslemelerle dövme yapmayı menetmiştir.

Değil insan bedenine, hayvanların dahi yüzlerine, hatta sırtlarına ve arkalarına böyle dövme yapmayı uygun bulmadığını ashabına haber vermiş, yapanları da azarlamıştır.

Buharî deki bir hadîste, dövme yapan ve yaptırana Allah’n lânet ettiği haber verilmiştir.



İslâm'ın emrettiği kesin bir giyim şekli var mıdır?

İslâm, belli bir giyimi ve kıyafeti emretmez. Mensuplarını belli bir şeklin içine girmeye zorlamaz. Zira, giyim mevsime göre değiştiği gibi, muhite göre de değişebilir. Giyimde, yaşanan iklimin icabı esastır. Ancak burada İslâmın emrettiği bir husus hatırdan çıkarılmamalıdır. Hangi renk, moda ve biçimde giyilirse giyilsin, elbise erkekte ve kadında avret yerini mutlaka örtmeli, bakanları tahrik edecek şekilde dar ve kısa olmamalıdır.

Avret, kadında (el yüz hariç) bedenin tümüdür. Erkekte ise diz kapakla göbek arasıdır.
Bütün Müslümanların giyiminde bu vasıf bulunacak, avret yerini mutlaka örtecektir. Bu tesettürü temin eden bütün giyimleri İslâmiyet kabul eder.


Umumun hakkı olan boş meraları şahsına kullanmak câiz midir?

Âmmenin hakkını şahsa tahsis etmek câiz olmaz. Böyle umuma âit yerlerden istifade etme hakkı da umuma âittir. Bu itibarla, kimse umumun hakkını gasp edemez. Şayet bir sahili, mesire yerini, gölgeliği, hatta yolu kısmen, yahut bütünüyle istilâ ve işgal etmiş olsa, ya münasip olan kirasını vermesi gerekir, yahut ta umumun hakkını gasp etmiş bir haksız olarak cezaya mâruz kalır.

Ancak faydalandığı yere ve âmmenin istifadesine zararı bir dokunmuyorsa istendiği anda gitmek üzere oradan istifade edebilir. Çünkü kendisi de âmmeden biridir.


Miras taksiminde evlenme masraflarını ortadan saymak câiz olur mu?

Bu konuda, baştan konuşma ve anlaşma esastır. Ne konuşmuş, ne anlaşmışlarsa o muteberdir. Hiçbir şey konuşmamışlarsa ortadan olması kesinlik kazanır, şahıslara yükleyemezler.

Yalnız, bundan küçük kardeşlerin hakkı müstesna. Şayet bu harcamaların yapıldığı sıralarda henüz bülûğa ermemiş küçük mirasçılar varsa onların haklarından kimse masraf çıkarması yapamaz. Hatta onlar masrafa ortak olduklarını söyleseler de muteber olmaz. Küçüklerin hakları bütünüyle mahfuzdur. Hiçbir masrafa ortak edilmeden hisseleri ayrılır.


Küçük ve büyükbaş hayvanlar, neden boğazlarından kesilir?

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, kurban kesme konusunda Peygamber Efendimiz’den öğrendiği şekliyle, şöyle diyor: Hayvan keserken “Kemiğe kadar (nefes borusu, yemek borusu ve damarlar) kesilir, kemiğe ulaşınca durulur ve hayvan can verinceye kadar beklenir” Yani hayvanın başı bedenden koparılmaz, dolayısıyla omurilik kesilmemiş olur. Ayrıca enseden kesmek men edilmiştir.

Kalbin çalışmasında hormonlar ve sinirler rol oynar. Fakat birinci derecedeki rol sinirlerindir. Bunlardan birisi, beyinden çıkan, boyundan kan damarlarına paralel seyrederek göğüs boşluğundan kalbe ulaşan ‘nervus vagus’tur. Kalbin atış hızını düşürücü ve kasılma gücünü azaltıcı tesir yapar. Diğer sinir ise kalp atış hızını artıran ve kasılma gücünü yükselten ‘nervus accelerantes’tir. Bu iki sinir, birbirlerinin tesirini dengeler. Aksi halde birinin tesirinin artması, diğerinin tesirinin azalmasına sebep olur. Yani bu sinir bağının birisinin tesirinde kalan kalp, ya çok hızlı atacak veya atım hızı, kasılma gücü çok azalacak hatta durabilecektir.

Emredildiği şekilde hayvanı kesecek olursak, bakın neleri temin etmiş oluyoruz. ‘Nervus vagus’u kestiğimizden dolayı kalbin üzerindeki yavaşlatıcı tesir kalkacaktır. Omurilik, hayvan can verinceye kadar kesilmediğinden, kalb ‘nervus accelerantes’in tesiriyle, hızlı ve güçlü atacaktır. Dolayısıyla da mümkün olan en fazla kan dışarı atılmış olacaktır. Bu ise besin sağlığı ve temizliği yönünden çok önemlidir. Zira mikroorganizmaların üremesine en uygun ortamlardan birisi canlılığını yitirmekte olan kan dokusudur. Eğer vücutta fazla kan kalmış ise, mikroorganizmalar hızla üreyecek, üreyen bu yaratıklar da etin çabuk bozulmasına, renginin değişmesine ve yenildiğinde çeşitli zararlara yol açacaktır.

İslam dini 14 asır öncesinden getirdiği usulle, sağlık açısından en mükemmel yolu seçmiştir. Bu ise ilmi araştırmalarla tasdik edilmiş bir hakikattir.

Kaynaklar:

1.Prof.Dr. Neyhan Ergene (İ.Ü. Veteriner Fak. Fizyoloji ders notları, 1988)
2.Prof.Dr. İbrahim Canan (Kütüb-i Sitte Muhtasarı- 1954 no’lu hadis).
3.Prof.Dr. Turan İnal (İ.Ü. Veteriner Fak. Besin Hijyeni ders notları, 1988)


Okunan Kur’ân-ı Kerimin sevabı hayatta olan bir insana bağışlanabilir mi?

Bir Müslüman diğer Müslüman kardeşine çeşitli şekillerde yardımda bulunur. Bu yardımların bir kısmı maddî şekilde olduğu gibi, daha güzeli ve tesirli olanı mânevî yardımdır. Meselâ duâlarında onun bağışlanmasını, günahının affolunmasını, Allah'ın rızasına ermesini ister. Tahiyyatta iken "Allah'ım, beni, ana-babamı ve bütün müminleri bağışla" mânâsında yaptığımız dua, bunun bir müslümana yapılacak en iyi yardımın, ona gıyabında yaptığı dua etmek olarak ifade eden Peygamberimiz (a.s.m.) müminlerin mânevî açıdan birbirlerine destek olmalarını tavsiye etmektedir.

Diğer taraftan, hayatta olan insan rahmete, duaya ve sevaba ölmüş insandan bir bakıma daha fazla muhtaçtır. Çünkü hayattaki kişi, devamlı sûrette şeytan, nefis ve çevresiyle mücadele halindedir. Mü'min kardeşleri onun mânen imdadına yetişir, duâları, ibadetleri ve sevaplarıyla onu desteklerse bu mücadeleyi kazanma ihtimali kuvvet bulur. Kur'ân ise bu hususta en büyük şefaatçi ve destekçidir. Bir insanın din kardeşine Kur'ân'ı şefaatçi yaparak duâ etmesi ve onun sevabını bağışlaması kadar güzel ne vardır? Böyle bir yardımlaşmanın olmamasını düşünmek, mü'minler arasındaki mânevî bağların, irtibatların mevcut olmadığını iddia etmek olur.


Yeni yapılan evlerin cephesine hayvan başı iskeleti asılabilir mi?

Ekin tarlasına, bostan ve bahçelere yahut yeni yapılan bina ve evlere hayvan başı iskeleti asmanın dinî bir mahzurunun olmadığı el-Feteva’l-Hindiyye’de zikredilmektedir. Böyle bir uygulamanın nazar için bir tedbir olduğu belirtilmektedir. Çünkü bu şekil, ilk bakışta göze ilişeceğinden, nazar edecek insanların gözünün tesiri kırılmış olabilir.(el-Feteva’l-Hindiyye, 5:356)

Kaynak: Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular


Geceleyin tırnak kesmek ölü eti yemek gibidir, deniliyor. Bu sözün aslı var mıdır?

Böyle bir sözün dinde aslı yoktur. İslâmiyet böyle mânâsız ve mantıksız ifadeleri kabul etmez. Bu anlayış da diğer batıl inançlardan İslâma sokulmak istenmiş olabilir.
Bu meseleyi Abbasî Halifelerinden Harun Reşid, İmam Ebû Yusuf’a, sorar:
“Geceleyin tırnak kesilebilir mi?” der.
İmam da, “Evet, kesilebilir” diye cevap verir.
“Deliliniz nedir?” şeklinde tekrar sorunca, İmam,
“Hayırlı iş geciktirilmez” mealindeki hadis-i şerifi okur. (el-Feteva’l-Hindiyye, 5:358)


Yemlerine steril hale getirilmiş, mikroplardan arındırılmış tavuk gübresi katılarak beslenen evcil hayvanların etinden ve sütünden istifâde edilir mi?

Fıkıh kitaplarımızda şöyle bir kayda yer verilir:

“Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır, deve gibi hayvanların etleri, bir süre tutulup alıkonulmadan hemen kesildikleri takdirde mekruhtur. Çünkü, bu halde etleri fenâ bir kokudan hâli olmaz. Alıkonulma süresi tavuk için üç, koyun için dört, sığırla deve için de on gündür. Bu hayvanlar temiz olmayan şeylerden etleri kokmayacak miktarda yemiş oldukları takdirde alıkonulmaları gerekmez. Etleri yenebilir.”

Bu ifadelerden şu anlaşılmaktadır: Eti yenilen hayvanlar temiz olmayan şeyleri yemiş olsalar dahi onların etlerini yemek haram değil, sadece mekruhtur. Mekruhluğunun sebebi de ette meydana gelen kötü kokudur.

Tavuk gübresi mikroptan arındırıldıktan sonra verilmekte, dolayısıyla hayvanın etinde meydana gelebilecek kötü kokunun önüne geçilmiş olmaktadır. Zaten yukarıdaki nakilde geçtiği gibi bu hayvanlar temiz olmayan bu maddelerden etleri kokmayacak miktarda yemiş olurlarsa, etleri kerahetsiz olarak yenilir.

Kaynak: Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular


Evcil hayvanlara, eti yenmeyen hayvanların un haline getirilmiş kemikleri yedirilebilir mi?

Eti yenilmeyen hayvanların kemiklerinin un haline getirilerek hayvan yemlerine katılması, yedirilmesi hayvanın etine ve sütüne zarar vermez. O hayvanın eti ve sütü temizdir, yenilir, içilir.


Şeftali bahçemi bir ortağa verdim. Gübre, ark ıslâhı, sulama ve meyve toplama gibi hususlarda ortaklar nasıl hareket etmelidir?

Bahçe ortaklığının İslâm hukukundaki adı “müsakat”tır. Bu da şöyle tarif edilir: Bir tarafın ağaçlarını dikerek, diğer tarafın da bakım ve sulama gücünü ortaya koyarak meydana getirdikleri bir ortaklıktır. Böyle bir ortaklığın bazı şartları vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür.

1. Meyve bahçesi, içinde çalışıldığı zaman daha çok meyve vermeye elverişli olmalıdır. Meselâ şeftali bahçesindeki ağaçların kendi haline bırakıldığı takdirde bir ton, üzerinde çalışıldığı zaman ise iki ton şeftali vermesi gibi.

2. Böyle bir ortaklık, ağaçtaki şeftaliler henüz ham halde iken, yâni olgunlaşmadan veya daha önce yapılmalıdır. Şayet şeftaliler olgunlaşmış ve toplamaya elverişli bir hâle gelmişse sırf toplatmak için böyle bir ortaklık yapılmaz.

3. “Ağaçlardan toplanan şeftalinin bir tonu benim, kalanı senin olsun” şeklinde bir ortaklık câiz değildir. Bahçe sahibiyle ortağın hisseleri yarı, üçte bir veya dörtte bir şeklinde tayin edilmelidir.

4. Şeftali ağaçlarının ortağa teslim edilmesi gerekir. İşi mülk sahibi ile ortağın ikisinin birden üzerlerine almaları halinde yapılan ortaklık câiz değildir.

5. Meyve ağaçlarını sulama, arkları ıslâh etme, sürme ve benzeri işleri ortağın yapması gerekir. Ağacın ve meyvenin büyümesi ve daha çok meyve elde edilmesi için gerekli olan gübre masraflarını bahçe sahibiyle ortak birlikte karşılarlar. Ancak bu masraf, mahsülden elde edilen hisseye göre değişir. Meselâ ağaçlardan toplanacak şeftalinin üçte ikisi üzerinden anlaşmışsanız, yapılacak masrafın da üçte ikisini sizin karşılamanız gerekir. Toplanacak şeftalileri yarı yarıya paylaşacaksınız, masrafı da yarı yarıya karşılarsınız.

6. Böyle bir ortaklığı tek taraflı olarak feshedip bozmak câiz değildir. Ancak ortak hastalanır ve gerekli olan hizmeti yapamazsa veya mal sahibi, sonradan ortağının hırsızlık ile meşhur birisi olduğunu öğrenirse, bu durumda ortaklığı bozabilir.

7. Mahsülü her iki ortak birlikte toplamalıdır. Ancak mal sahibi kendi yerine bir işçi tutabilir veya ortağından kendisi adına böyle bir işçiyi tutmasını isteyebilir, yahut masrafını karşılar.

8. Mahsül toplandıktan sonra her bir ortak kendi payından mes'uldür. Herkes kendi hesabına düşeni taşır ve satar. Bu işi görme imkânı olmayan ortaklardan birisi, diğer ortağı kendi yerine vekil bırakabilir.

9. Bahçe sahibi, ortağını bahçe ile ilgili hizmetin dışında çalıştırmamalıdır.

10. Bahçe sahibi, yeterince çalışmadığı taktirde, ortağını çalışması için zorlayabilir. Ancak ortağı bir hastalık ve benzeri gibi bir mâzeretten dolayı çalışamıyorsa bu durumda zorlada bulunamaz.

Kaynak: Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular


Ekmek ve yemek artıkları lavaboya dökülebilir mi?

Nimetler içerisinde değerinin en çok bilinmesi ve hürmet edilmesi gerekeni ekmektir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından “en hayırlı gıda” olarak vasıflandırılan ekmeğin,(1) soframızın baş köşesinde bulunduğu şüphesizdir. “Ekmeğe hürmet edin, çünkü yerin ve göğün bereketindendir” buyuran Peygamberimiz, ekmeğe layık olduğu kıymeti vermeyenlerin de açlıkla imtihan olacaklarını şöyle beyan eder:
“Ekmeği hor gören kavmi Cenab-ı Hak açlık musibetine uğratır.” (2)

Bu hadis-i şeriflerin ne kadar mânidar olduğu ve bilhassa zamanımız insanına ne kadar önemli bir mesaj verdiği açıktır. Açlık belâsının gelip çatmaması ve bereket hazinesinin kapanmaması için bu nimetin kıymetini bilip en ufak parçasını dahi zâyi etmememiz gerekmektedir.

Bununla beraber yenmeyecek hale gelmiş ve nimet olmaktan çıkmış kırıntıların ve bulaşık suyunun zaruretten dolayı lavaboya dökülmesinde bir mahzur bulunmamaktadır.

Diğer taraftan ekşimiş, kokuşmuş ve sağlığa zararlı olan yemekleri şayet hayvanlara vermek mümkün değilse çöpe dökülebilir. Zira artık bu da nimet olmaktan çıkmıştır.

Kaynaklar
(1) Kenzü'l-Ummal, 6 :194. (Müsned Kenarı)
(2) Bedrü'l-Mütteka, 2:525. (Mecmau'l-Enhur Kenarı)
Kaynak: Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular


Besmeleyle kesildiği bilinmeyen et yenir mi?

Ayet-i kerimede besmelesiz kesilen hayvanın etinin yenmeyeceği yolunda açık hüküm vardır. Bunu teyid eden hadisler de mevcuttur. Bu sebeple ittifak edilen husus şudur:

- Etin yenmesi için hayvanın besmele ile kesilmesi lazımdır! Evet, bunda ihtilaf yoktur. Hayvan kesilirken mutlaka besmele çekilmelidir. Çekilmezse et yenmez.

Ancak, besmelenin terki iki sebepten olabilir:
1- İhmalden, unutmaktan veya heyecandan.
2- İnkardan, inanmamaktan.

İhmalden, unutmaktan, heyecandan besmele çekilmemişse, et yenir, bir şey lazım gelmez. Çünkü bunda bir kasıt yoktur.

İnkardansa, Allah'ı kabul etmiyor, ismini anmayı inanmadığı için reddediyorsa, elbette böyle inkarcı birinin kestiği yenmez.

Şayet, bu konuda bir bilgi yoksa, nasıl kesildiği bilinmiyorsa İslam ülkesinde yaşayan biri bu konuda hüsn-ü zan eder, besmele ile kesildiğini kabul eder ve eti yer. Bilgi yokluğu etin yenmemesine değil, yenmesine delil kabul edilir.

Şafii mezhebinde ise, hayvan kesilirken besmele çekilmese de, yenirken çekilir, böylece mahzur söz konusu olmaz.

Konuyu böylece tespit ettikten sonra gelelim diğer bir yönüne: Bilindiği üzere bir fetva vardır, bir de takva. Fetva işin birinci basamağıdır. Herkes onunla amel etmeye mecburdur. Takva ise bir üst basamaktır. İçte duyulacak aşk ve şevkin gereğidir. Ama herkes onunla amel etmeye mecbur değildir.

Hal böyle olunca, et kesimi konusunda fetvasını arzettiğimiz hükümler herkesi bağlayıcıdır. Bu ölçüler içinde olan eti herkes yer, başka şeyler arama mecburiyeti hissetmez. Ama birileri çıkar, böyle olmakla birlikte ben daha titiz davranmak istiyor, kesim şeklini bilmediğim eti yemek istemiyorum, diyebilir. Bu onun takva duygusundan kaynaklanıyorsa tebrik edilir. Ama başkalarını da bu tercihine zorlaması uygun görülmez.

Bu anlayışı, helal olan diğer gıda maddelerine de uygulayabiliriz. Biri diyebilir ki, ben falan ve filan gıda maddelerine bazı şeylerin karıştığını
zannediyorum. Bu konuda kesin bir delil olmasa da (şüphe) ettiğim için onları yemiyor, içmiyorum. Buna saygı duyulur, sahibinin takvası takdir edilir. Ama biri de çıkar diyebilir ki, "madem bu konuda kesin bir delil yok, sadece senin şüphen var. Şüphe ile, helal olan şey haram olmaz. Ben bunları yiyor ve içiyorum." Buna da bir şey denmez, bu anlayışa da hürmet edilir.


Kadının mirastan payı eski zamanın şartlarına göredir. Günümüzde kadınların çalışması, mirastaki payın ortak olmasını gerekli kılmaz mı?

Cevap 1:

Allah’ın koyduğu hükümlerin biri hakikî, diğeri mecazî olmak üzere iki gerekçesi vardır. İnsan olarak bu hükümlerin yürürlükteki gerekçelerini anlamaya çalışırken ortaya koyduğumuz hikmetler, bunun mecazî olan nedenleridir. Bunlara hikmet diyoruz. Bir hükmün yürürlükteki konumunu belirleyen hikmet değil, hakikî illet olan Allah’ın emridir. Örneğin;

- Allah oruç tutmamızı emretmiştir. Bunun hikmeti, Allah’ın nimetlerini hatırlamak, onların kadrini bilmek, aç olan kimselerin durumunu düşünüp onlara yardımcı olmak, bedenin sağlığına katkıda bulunmak gibi hususlardır. illeti ise, Allah'ın emri olmasıdır. Fakat, şimdi birisi kalkıp “Bende bu işlerden hiç biri olmuyor, öyleyse bana oruç farz değildir.” diyemez. Çünkü, Allah’ın bu konudaki emri her zaman revaçtadır.

- Yine namaz kılmanın maddî-manevî bir çok faydası vardır ki, bunlar namaz kılmanın hikmetli gerekçeleridir. Ama hiç kimse, “Namazım bunlardan hiçbir faydayı bana sağlamıyor, öyleyse, niçin boşuna namaz kılayım ki...” diyemez. Çünkü, namaz kılmanın hükmünün hakikî illeti, Allah’ın emridir ve o da her zaman yürürlüktedir.

- Keza, seferî olma hükmünün hikmeti meşakkattir, hakikî illeti ise “seferiliktir” ki o da Allah’ın emridir. Biri kalkıp da “Ben evimde de meşakkat çekiyorum, o halde, evimde de seferiliğin avantajlarından istifade edebilirim.” diyemez. Veya “Seferilikte evimden daha rahatım, o halde, seferî sayılmam.” da diyemez. Çünkü, meşakkat yalnız bir hikmettir, mecazî bir ilettir, hakikî illeti ise “seferilik ölçüsüdür” ki onu da ortaya koyan Allah’ın emridir. Bu sebepledir ki, seferilik mesafesini bir saatte uçakla kestiren kişi de seferi sayılır.

- İşte miras taksimatıyla ilgili söylenen hikmetler de birer mecazî gerekçelerdir. Bu taksimat hükmünün gerçek illeti ise, Allah’ın emridir ve bu emir kıyamete kadar yürürlüktedir. Allah’ın açık hükümlerini değiştirmek, hiç kimsenin ne hakkıdır, ne de haddine düşmüştür. Bir mümin, her hükmünde olduğu gibi miras konusunda da Allah’ın şaşmaz adaletine ve eşsiz hikmetine güvenir ve teslimiyetle karşılar. Mümin olmayanın zaten böyle bir meselesi olamaz.

- Ayrıca kadının meşru bir kazancı varsa o kadına aittir. Miras hükümlerine girmez. Varisler, vefat edenin sadece kendine ait malına varis olurlar. Varislerin kendilerine ait olan malları yine kendilerinindir.

Cevap 2:

- Allah’ın miras hukuku gibi açık hükümleri, kadınların çalışıp çalışmamasına göre düzenlenmiş değildir. Eskiden de kadınları -o zamana göre- malları, kendi kazançları olabiliyordu. İslam dini kadınlara eskiden beri çalışma iznini vermiştir. İslam’da hac ve zekâtın hem -durumu müsait olan- erkeklere hem de kadınlara farz olması, bunun açık göstergesidir.

- Ölenin terekesi, mirasçıların zengin veya fakir olmalarına göre değil, Allah’ın sonsuz hikmetiyle uygun gördüğü paylara göre taksim edilir. Fakir oğlana daha fazla vermek, mirasın adalet anlayışına terstir. Çünkü, bu meselede insanları zengin etmek değil, aynı anne-babanın çocukları arasında eşit bölüşümü gerçekleştirmektir.

- Erkeklerin kızlardan iki kat fazla almasının çok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri -Allah’a gerçekten iman etmiş kimseler olarak- araştırıp bulmamız gerekir. Allah’ın haksızlık yapmayacağına iman eden kimselerin başka şekilde düşünmeleri mümkün değildir. Nice zamanlar, bilimsel açıklamalarla hikmetsiz telakki edilen nice konular vardır ki daha sonra hikmetleri anlaşılmış ve bilim adamları mahcup olmuşlardır. Bademcik, kör bağırsak, anne sütü, dişleri misvaklamak/fırçalamak, yemeklerden önce ve sonrasında elleri yıkamak, bu konulardan çok meşhur olanlardan bir kaçıdır. Biz de önce acele edip de sonra mahcup olmayalım...

- Şimdilik bunun birkaç hikmetine şöyle bakabiliriz:

a. Hükümler, çoğunluğa göre olur. Yasalardaki bütün hükümlerin her fert için aynı şekilde müspet etkiye sahip olduğunu söylemek imkânsızdır. Bu sebepledir ki, bu çağda insanlığa en uygun kabul edilen demokratik düzenlerde çoğunluk esastır. Çoğulculuk anlayışına göre, yani bütün kesimleri aynı şekilde hoşnut edecek şekilde kanunların yapılması, bütün arzulara rağmen mümkün olmamış ve olmayacaktır. Kur’an’da kızlara erkeklerin yarısına denk pay vermesi, İslam aleminin en az on üç asır boyunca ekonomik gidişatına en uygun olarak düzenlenmiştir. Çünkü, o zamanlarda kadınlar genellikle çalışmaz, erkekler onlara bakmakla yükümlüdür.

b. Bir konuyu değerlendirirken, onun geçerli olduğu ortamı göz önünde bulundurmak durumundayız. İslam’ın aile yapısını göz ardı ederek, Avrupa medeniyetinin oluşturduğu bir zeminde İslamî hükümleri eleştiriye tabi tutmak, yerden göğe haksızlıktır. İslam’da kadınlar her zaman erkekler tarafından himaye edilmek durumundadır. Bunlar, babalar, kardeşler, kocalar ve yakınlık sırasına göre diğer akrabalardır. Böyle bir konuma sahip olan kızlara mirastan az pay vermek, bu aile düzeniyle yakından ilişkilidir.

c. İnsanlar genellikle evleniyor. İslam hukukunda erkek, eşinin geçimini temin etmekle, ona mehir vermekle yükümlüdür. Şimdi farz edelim ki, ölen babanın 1500 lira terekesi kalmıştır. Erkek aldığı 1000 liradan 500’nü hanımına verecek, kendisine 500 lira kalır. Bunu da hem kendisi için, hem de eşi ve çocukları için harcamak zorundadır. Kız ise, 500 lirasını alıp cüzdanına koyar, kocasından da 500 lira alır. Ve aile bütçesine katkı sağlamakla asla yükümlü değildir. İster çalışsın ister çalışmasın, kadının böyle bir sorumluluğu yoktur. Bu tabloya bakan her vicdan sahibi Kur’an’ın kadın-erkek paylarının ne kadar hikmetli olduğunda zerre kadar şüphe etmez.

d. Genellikle miras konusunda varislerin birbirini üzdüğü, hiç birimizin meçhulü değildir. Özellikle, erkek kardeşler, kız kardeşlerinin bir pay alıp -el alem saydıkları- eniştelerine götürüp vermelerini kolay, kolay hazmetmezler. Kendi paylarının yarısı kadar almalarını hazmetmeyen erkek kardeşlerin eşit paylarını çok daha kabullenmelerinin zorluğu ortadadır. Bunlar, hayal değil, her gün görülen realitelerdendir.

Böyle olunca, erkekler kız kardeşlerine bir öcü gibi bakabilirler. Halbuki onların her zaman erkek kardeşlerinin himayesine ihtiyaçları olabilir.

İşte bu olumsuz tabloyu pozitif bir zemine oturtmak ancak İslam’ın kabul ettiği taksimatla mümkündür.

Başkalarına ait aarladan / bahçeden çürümeye terkedilmiş mahsülü toplamak caiz midir?

Fıkıhta, izin alınmadan girilen bir yerde (bağ, bahçe, tarla...) namaz kılmanın bile mekruh olduğu ifade edilmektedir. Bahçe sahibinden izin almadan veya bahçe sahiplerinin buna izin verdiği örf adet gereği bilinmeden bahçeye girip kalan ürünü toplamak caiz olmaz.

Buna göre, yöre halkının örf ve adetine göre bunlara izin veriliyor ve herhangi bir gönülsüzlük olmuyorsa, caizdir. Kazanılan para da helal olur. Yoksa caiz olmaz ve para da haram olur.


Anne karnındaki ikizlerden birinin, sakat kalma ve diğer çocuğun da sağlığını tehlikeye atma ihtimali olduğunda, kürtaj yapılabilir mi?

Dinimizde ister doğmamış (rahimde yaşayan) ister doğmuş olsun, sağlam veya sakat insanı öldürmek haramdır.

Eğer hamile kadının rahimi temzilenmediği takdirde (kürtaj yapılmadığında) kadın ölecekse, ancak bu takdirde kürtaj yapılabilir.

Rahimde birden fazla çocuk varsa, bunlardan birini yaşatmak veya sağlam doğmasını sağlamak için diğerini öldürmek, caiz olmaz. Kendiliğinden ölen alınır. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

Geniş bilgi almak için tıklayınız:


Mütedeyyin bir doktor, çocuğun sakat olarak doğacağını söylerse, çocuğu aldırmak caiz midir?

Sakat doğacak olduğu bilinen bir cenini kürtaj etmek doğru mudur?


İmam Şafi’ye veya İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye isnad edilen bilgilerin doğru olup olmadığını nasıl bileceğiz?

- İmam Şafii’nin bizzat telif ettiği eserleri vardır. Onunla ilgili bilgilerin çoğunu onlardan öğrenebiliriz. Onunla ilgili bilgilerin bir kısmını da onun talebelerinden bize kadar sürüp gelen kaynaklardan öğreneceğiz.

- İmam Azam’ın bilgilerini özellikle talebesi İmam Muhammed’in yazdığı “Zahiru’r-rivaye” olarak bilinen eserlerinden öğrenebiliriz. Bir kısım bilgileri de bizzat kendisinin yazdığı eserlerinden öğrenebiliriz. İmam Yusuf, İmam Züfer gibi talebeleri de ayrı bir bilgi kaynağıdır.

- İmam Malik, İmam Ahmed için de bu metot geçerlidir.

- Genel olarak, dört mezhep imamlarının hayatları ve ilimleri -Kur’an, Hadis ve Siyer dışında- başka hiçbir kimse için olmamış kadar açıktır ve sağlamdır. Yanlış bilgiler olabilir fakat bunlar çok azdır, menkıbe türü şeylerdir.

- Bu imamlar hakkındaki bilgiler, genellikle, İslam ümmetinin en seçkin alimleri tarafından bize aktarılmıştır. Bunların bile bile yalan söylediklerine ihtimal vermek, bütün insanları yalancı saymakta bir sakınca görmeyen hasta bir zihniyeti ortaya koyacaktır.


Yetim malı yemek hakkında bilgi verir misiniz? Yetim bir arkadaşımın evinde yemek yiyebilir miyim?

Bu konu yanlış anlaşılmaktadır. Yetim malı yemek ayrıdır, size yapılan ikramdan yemeniz ayrı meseledir.

Yetim, yalnız, yegane, azîz, babası olmayan, erginlik çağına ermemiş çocuk anlamında bir fıkıh terimi.

Erginlik çağına girdiği halde, rüştünü ortaya koyamamış çocuğa ve kocası ölmüş olan kadına da yetim denildiği olur. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5505).

İslâm dini, yetimlere iyi davranılmasını, onların mallarının korunmasına son derece önem vermiştir. Kur'an-ı Kerîm'in 21 yerinde doğrudan veya dolaylı olarak yetimlerin gözetilmesi emredilmektedir. Bu âyetlerden birisinde şöyle buyurulmaktadır: "Gerçek, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir." (Nisâ, 4/10).

Bu âyetteki yetim malı yemekten maksat; onların mallarına sahip çıkmak, haklarını yemektir. Yoksa, içerisinde yetim bulunan bir aileyi ziyarete gidildiğinde onların ikram ettiği bir şekeri almamak değildir. Hz. Peygamber (a.s.m.) de bir hadîsinde; yetim malı yemeyi insanı helâk eden yedi büyük günah arasında saymıştır. (Buharî, Vesâya, 23).

Yetim, kendi malını idâre edemeyeceği için, onun mallarını vasîsi idare eder. Onun şahsî işlerini ise velîsi yürütür. Vasî, yetimin malından, maddî zararı kesin olan harcamalarda bulunamaz.

Daha geniş bilgi için tıklayınız:

YETİM.

Yetimin malından annesi yiyebilir mi? Bu yetim hakkına girer mi?


Tat vermesi için üzerine şarap akıtılmış eti pişirip yemek caiz midir?

İçki ile terbiye edilen ve sonra pişirilen et yenmez. Çünkü et bir müddet şarabın içinde kalmakla tamamen necis olmaktadır. Hâniyye'de deniliyor ki: «Aşçı tencereye sirke yerine yanlışlıkla şarap dökse yemeğin hepsi pislenir ve ebediyen temizlenmez.»

Etin temizlenmesi için içine sirke dökülür de hepsi sirke oluncaya kadar bırakılırsa bir beis yoktur. (İbn Abidin, Reddül Muhtar)


Şafi mezhebine göre adak kurbanının özellikleri nelerdir?

Kurban Bayramı'nda kesilen kurbanlarda bulunması lazım gelen özelliklerin “adak” ve “akika” kurbanlarında da bulunması gerekir.

Kurban, bir seneyi bitirmiş veya altı aydan büyük olmak şartıyla ön dişleri düşmüş olan koyundan, iki seneyi bitirmiş keçiden, beş seneyi bitirmiş deveden, iki seneyi bitirmiş sığırdan seçilir. Deve ile sığır yedi kişi için, koyun ve keçi ise bir kişi için kurban edilir.

Dört çeşit hayvanın kurban edilmesi caiz değildir:

1. İki veya tek gözü kör olan.
2. Emsalleri meraya giderken kendisi geride kalacak kadar belirgin bir şekilde topal olan.
3. Hastalıklardan bir hastalığı olan.
4. Fazlaca zayıf olan.
5. Kulağının tamamı veya bir ksımı ya da üreme organı kesik olan. Kulağı yarık veya delik olan hayvan kurban olur.

Boynuzu olmayan ve boynuzu çıkmış hayvanın kurban olması caizdir. Kuyruğu ve burnu kesik olursa caiz olmaz.

Kurban (udhiyye), Allahu Teala'ya yaklaşmak için Kurban Bayramı günlerinde kesilen hayvandır.

Kurban, Allah'a yaklaşmak amacıyla kesilen deve, sığır, koyun ve keçiden olur.

Kurbanın meşruiyeti Kur'an ve sünnet ile sabittir.

Kur'an'dan delil şu Ayet-i Kerimedir: "Rabbin için namaz kıl ve kurban kes." (Kevser: 108/2)

Sünnetten delil de şu hadis-i şeriftir: "Hazreti Peygamber (sav) boynuzlu ve beyaz renkli iki koçun Besmele ve tekbir getirdikten sonra, ayaklarını boyunlarına koyarak kendi eliyle kurban etti." (Müslim Edahi, 9)

Kurbanın meşruiyetinin hikmeti:

Kurban kesmek bir ibadettir. Allah'a boyun eğmekten sonra gelir.

Hz. İbrahim (as) oğlu İsmail (as)'ı kurban etmekle mükellef kılındığında, yerine getirmek istediği kurbanın manasını ihya edip onu canlı olarak gündemde tutmaktır. Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'in Allah'ın emrine boyun eğmeleri nedeniyle Allah'u Teala, İsmail'in yerine kurban edilmek üzere bir koç indirerek Hz. İbrahim'e o koçu kurban etmesini emretmiştir.

Ayrıca kurban kesmekte fakir ve yoksulları doyurup sevindirmek söz konusu olur. Bu da fakirlerle zenginler arasındaki kardeşlik bağlarını da­ha da güçlendirir.

Kurbanın hükmü:

Kurban kesmek sünnet-i müekkededir.

İki sebepten dolayı kurban kesmek vacip olur.

a) Kurban edilmeye elverişli bir hayvana işaretle, “Bu benim kurbanımdır.” veya "Bu hayvanı kurban edeceğim.” gibi ifadelerde bulunulursa o hayvanın kurban edilmesi vacip olur.

b) Allah'a yaklaşmak amacıyla, “Kurban kesmek bana borç olsun.” diyerek adak adayan kimseye de kurban vermesi vacip olur.

Kurban kesmekle mükellef olanlar,

a) Müslüman olmak.
b) Akıllı ve ergenlik çağında olmak.
c) Kurban kesmeye maddi güç yetirmektir.

Kendisinde bu üç şart bulunan kimseye kurban bayramında kurban kesmek sünneti müekkededir

Kurban kesmenin vakti; Bayram namazı kılındıktan sonra başlayarak teşrik günlerinin sonuncu günü akşamı güneş batana kadar olan süredir.

Kurban kesiminde beş şey sünnettir:

1. Eûzu Besmele çekmek,
2. Peygamber (s.a.v.)'e salavat getirmek.
3. Hayvanı kıbleye yöneltmek.
4. Besmeleden önce veya sonra üç defa tekbir getirmek.
5. Kabulü için duada bulunmak.

Nezr yani adak olunan bir kurbanın etini sahibi yiyemez. Sünnet olarak kesilen bir kurbanın etinden sahibi yiyebilir. Kurban (eti ve derisi) satılmaz, fakat fakir ve miskinlere (ihtiyaç sahiplerine) verilir.

Kurban kesmenin vakti, bayram günü güneş doğduktan sonra iki rekat namaz kılınıp iki hutbe okunduktan sonra başlar, bayramın dördüncü günü güneş batana kadar devam eder.

Kurban kesildiği zaman besmele çekmek ve tekbir getirmek sünnettir.

Sünnet olarak kurban kesen kişi etinden yiyebilir, zengin dostlarına da verebilir. Ancak sünnet olan kurbanın üçte ikisini dağıtıp kalan üçte birini ehline yedirmesidir. Yine en efdal olanı şudur ki kurban kesen kişi teberrüken birazını yiyip geri kalanını fakirlere sadaka olarak vermesidir. Beyhaki'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) kurban kestiğinde onun ciğerinden yiyordu. (Muğnil Muhtac, 3/290)

Kurbanın etinden az bir parça olsa dahi fakirlere verilmesi ve bunun pişmemiş olması şarttır.

Tatavvu' olarak (sünnet olarak) kesilen kurbanın üçte bir miktarını kendisine veya ailesine yemek üzere bırakması ve kalanını fakirlere dağıtması sünnet olmakla beraber, teberruken birazını kendisine bıraktıktan sonra hepsini sadaka olarak dağıtmak daha faziletlidir.


Abdest üzerine abdest almak caiz midir? Abdest bozulmadan yeniden abdest alınabilir mi?

Resulullah (a.s.)'ın hadisine binaen her namaz için abdest almak menduptur. "Ümmetime zor gelmeseydi, onlara her namaz için abdesti, her abdestle de misvağı emrederdim."(1)

Öncekiyle farz veya nafile bir namaz kılmış ise abdestin yenilenmesi menduptur. Çünkü o "nur üstüne nurdur." Resulullah (a.s.) buyurdu: "Temizken abdest alana on hasenat yazılır."(2)

Şer'an yapılması istenen bir amel yapmamış idiyse yeniden abdest almak israf sayılır. (3) îbni Mace, Hakim, Ahmed ve Beyhaki'nin Sevban'dan rivayet ettikleri hadise devamlı abdestli olmak da menduptur "Doğru olun; men edilemiyeceksiniz. Bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır. Hakikî müminden başkası da daima abdestli olmaya çalışmaz."


Dipnotlar:

1. Sahih bir isnadla Ahmed, Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir. Neylü'l-Evtar, I, 210.

2. Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace, Îbni Ömer'den rivayet etmiş olup derece yönünden zayıf bir hadistir. Fakat faziletler hususunda zayıf hadisle amel olunacağını hadis alimleri beyan etmişler­dir.

3. İbni Abidin, Reddü'l-Muhtar, 1,111.


Baba, çocuğuna gelen hediyeler üzerinde tasarruf yetkisine sahip midir?

Evladın izni olmadığı sürece baba, yeme, içme ve benzeri zarurî ihtiyaçları dışında, ölçüsüz biçimde evladının malını ve parasını kullanamaz, bunlarla kendine menkul ve gayrimenkul edinemez.

Hibe, fıkıh ıstılahında, bir malın bedelsiz olarak bir başkasına mülk olarak verilmesini ifade etmektedir. Karşılık şart koşulmaksızın bir malın hayatta iken başkasına temlik edilmesi şeklinde de tanımlanabilir.

İslâm hukukunda hibe, iki taraflı bir akit olup, tarafların irade beyanı ile kurulur, hibe edilen malın teslim-tesellümü ile tamamlanır.

Hibenin geçerli olması için, bağışlama anında akit konusu malın mevcut olması, malum ve belirli bulunması, bağışlayana ait olması, tarafların rızalarının bulunması ve bağışlayanın eda ehliyetine sahip olması gerekir. Ancak bağışlanan kimsede tam edâ ehliyeti aranmaz; eksik edâ ehliyeti bulunan mümeyyiz çocuk ve bunağın hibeyi kabul etmeleri geçerlidir. Gayri mümeyyiz küçük, akıl hastası veya bu hükümde olan bunak adına hibeyi velî veya vasileri onlar adına kabul ve kabz ederler. (Mecelle, mad. 851-853).

Buna göre, çocuk adına hibe edilenler geçerlidir ve bunlar çocuğun malı sayılır.



Borçlu kimse ölürse, borcunu kim ödemelidir?

Borçlu olarak ölen kimsenin borcu, sermayesi tamamen bitinceye kadar ödenir.

"Göklerin ve yerin gerçek mîrâsı Allah’ındır." (Âl-i İmrân Sûresi,3/180) Hiçbir mal, hiçbir kimseye kalıcı değildir. Mal elimizde bir emânetten ibârettir. Biz gideriz; malımız mîrâs kalır. Dağılımı bile mesele olur. Geride kalanlar hakkı gözetirlerse ne güzel. Aksi takdirde bir dizi kul hakkı, önüne geçilmez bir biçimde gündemimize oturur.

Ölüm hak, mîrâs helâldir. Fakat hakça bir dağıtım olmak şartıyla. Ölen kişinin geride bıraktığı maldan kimlerin hak sahibi olduklarını bizzat Kur’ân belirlemiştir.

Ölen kimsenin geride bıraktığı malın tamamına -para, mücevher, menkul, gayr-i menkul, mülk, arazi, araba ne varsa- “tereke” denir. terekeden;

1. Önce ölen kimsenin teçhiz ve tekfin masrafları, yani kefeninden defin işlemine kadar yapılan masraflar karşılanır.

2. Sonra varsa borçları terekeden ödenir. Borçlar açık senetli veya şahitli olabileceği gibi, senetsiz ve kul hakkını gerektiren türden de olabilir. Araştırılır ve terekeden ödenir.

3. Daha sonra varsa vasiyeti karşılanır.

4. Bundan sonra mîras hükümleri Kur’ân, Sünnet ve İcmâ-i ümmetle; ölen kişinin, geride kalan yakınları üzerine hak olmuştur.

Eğer borçlu olarak ölen kimsenin hiçbir şeyi yoksa, yapılacak bir şey yok demektir. Çünkü, zengin de olsa borucunu ödemek varisleri için zorunlu bir görev değildir. Oğlu dahi olsa bunu ödemek zorunda değildir. Varisler veya başkası isterlerse bunu öderler. Ödedikleri takdirde hem sevap kazanırlar hem de vefat eden borçtan kurtulmuş olur.

Başkası için kendini borçlu duruma düşüren ve onunla Allah’ın huzuruna giden biz insanların durumu gerçekten acınacak bir haldir.

Kadınların kendi aralarındaki avret / açılmaması gereken yerlerin, göbek ile diz arası olduğu, hangi ayette bildirilmiştir?

Bu konuyu açıkça beyan eden bir ayet yoktur. Alimler, bu konudaki ilgili hükümleri Nur Suresi'nin 31. ayeti ile bazı hadislerden -kıyas yoluyla- istinbat etmişlerdir. Farklı görüşte olmaları da bunu göstermektedir.

Hanefî ve Şafiî alimlerine göre, kadınların kendi aralarındaki avret / açılmaması gereken yerleri göbek ile diz arasıdır. Malikî ve Hanbeli alimlerine göre, yüz, boyun, eller, ayaklar dışında bütün bedeni avrettir. Hanbeliler ayrıca bacakları da avret saymamışlardır. Bu mezheplere göre, kadının -nikahı düşmeyen- yakınları yanındaki avret ölçüleri de budur. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî,1/595)

İşitme engellilerde şer'i mes'uliyet var mı? Böyle kimselerin işiten insanlar gibi mes'ul olmadığı söyleniyor?

- İslam’da teklif-i malayutak / kişinin gücünün üstünde bir yükümlülük yoktur. Bu sebeple, özürlü insanların sorumluluğu da kendi güçleri dahilinde olmaktadır. Konuşamayan bir insandan namazda fatiha okumasını isteyemezsiniz. İşitme engelli olan bir kimseden de -işiten insanlar gibi- Allah’ın emir ve yasaklarını ders veren / vazeden bir hocayı dinlemesini isteyemezsiniz. Ancak, anne-babası mümkün olduğunca işitme engelli çocuklarına okuma yazmayı öğretmeli, dini bilgilerini kitaptan öğrenmesini sağlamalıdır. Özellikle namaz, oruç gibi ibadetleri bir şekilde yerine getirmesine çaba sarf etmelidirler. Bunlar yapılmadığı takdirde, kendisinin değil anne-babasının, ailesinin sorumluluğu olacaktır.

Özetlersek, herkesin sorumluluğu, kendi gücüyle, yapabilme kapasitesiyle orantılıdır. İşitme engellisi de yapabileceği her şeyden sorumludur. Zaten bu durum, ibadet etmeye engel bir durum değildir. Yalnız işitme yoluyla öğrenmesinde problem vardır. Bunu da ailesinin desteğiyle -sınırlı da olsa, asgari bilgileri kendilerin uygun olan yollarla öğrenerek- çözmesi mümkündür. Bu imkânın kıtlığı nispetinde sorumluluğu da azalır.

- İslam alimlerinin büyük çoğunluğuna göre, iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdikten ibarettir. Dil problemi olanın kalp ile tasdik etmesi yeterlidir. Aslında, kalp ile tasdik bir anlamda yeterli olabilir. Nitekim, İmam Maturidî bu görüştedir. (bk. Şerhu’t-Tahaviye, 2/275-şamile)

Böyle bir iman kişiyi Allah katında mümin yapar. Fakat, kişinin dünyada bir mümin olarak muamele görmesi için, diliyle de bu imanının varlığını ilan etmelidir. Sadece diliyle ikrar edip de kalbiyle iman etmeyen münafık olur, dünyada mümin muamelesi görse de ahirette kâfir muamelesi görecektir. Nitekim Peygamberimiz (a.s.m) bazı münafıklara hitaben “Ey kalplarine iman girmeyen, yalnız dilleriyle iman eden topluluk!” diye buyurmuştur. (krş Bakıllanî, el-İnsaf, 1/18-şamile). Kur’an’da da buna benzer ifadeler vardır.

Ayrıca Malikî, Şafii ve Hanbelîlere göre, amel etmek de -temel esası olmasa da- imanın tamamlayıcı bir unsurudur. Bunlara göre mükemmel bir imanın tam tarifi şöyledir: Dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve organlarla amel etmektir. (bk.Şerhu’t-Tahaviye,2/275-şamile)


Gusülden sonra meni gelirse, gusül abdestini yeniden almak gerekir mi?

İhtilam olan veya cinsel ilişkide bulunan bir kimse, idrarını yapmadan veya çokça yürümeden veya yatıp uyumadan yıkansa da, sonra kendisinden meninin arta kalan kısmı çıkacak olsa, ikinci kez yıkanması gerekir.

Fakat idrarını yaptıktan veya epeyce yürüdükten veya uyuduktan sonra şehvetsiz olarak gelecek meni guslü gerektirmez. Çünkü bu durumda o meni, yerinden, şehvet olmaksızın ayrılmış bulunur. Yine bir kadından, yıkandıktan sonra, kocasının menisi çıkacak olsa, tekrar gusletmesi gerekmez.


Camilerin altına yapılan dükkanların hükmü nedir?

Camilerin çok sakin bir şekilde, huzuru temin edecek bir konumda olmaları gerekir. Onun için tarih boyunca, camiler müstakil olarak inşa edilmiştir.

Bununla beraber, caminin altında -camiye belli gelir temin etmek maksadıyla- dükkanların inşa edilmesinde bir sakınca olduğunu düşünmüyoruz.

Bu durumun, cami cemaatinin ibadetteki huzurunu bozmaması için ise, alınması gereken tedbirler vardır. Bu tedbirlerin yetkililer tarafından alınması gerekir.

Herhangi bir markete girenlerin durumu ve konumu ne ise, camilerin altındaki marketlere girenlerin durumu da aynıdır. Ancak Müslümanların, böyle yerlerde daha dikkatli olmaları, onların Müslümanlığının bir gereği olmalıdır.


Bir bayanın, bayan kuaföründe saç kestirdikten sonra kestirdiği saçları kendine alması gerekiyor mu?

Bir kadının saçı kendi başında iken, yabancı erkekler tarafından bakılması haram olduğu gibi, kestirildikten sonra da bakılması haramdır. Bu sebeple, bir bayanın, bayan kuaföründe saçını kestirdikten sonra kestirdiği saçlarını alıp bir yere gömmesi (bu mümkün olmazsa, bir poşete koyup öylece çöplüğe bırakması) -vacip olmasa da- menduptur.

Bu hüküm, Hanefi ve Şafii mezhebine göredir.(krş. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/568). Malikî ve Hanbelî mezhebine göre ise, kadınından bedeninden koparılıp ayrı duran organ ve saçına bakmak caizdir(bk. el-Cezerî, el-Fıkhu ala’l-mezahibi’l-arbaa, 1/192; Zuhaylî, a.g.e, 1/595).

Özetlersek, kestirilen saçın alınması vacip değil, fakat ihtiyata daha uygundur.


İstihale (Hal Değişme - kimyasal değişime uğrama) ile necis şeyler temiz olur mu?

Hal Değişme (İstihale) Yolu ile Temizleme:

Pis olan bir madde, temiz olan bir madde haline dönüşürse temiz olur. Örnek: Bir merkep veya bir domuz, diri veya ölü olarak tuzlaya düşüp de tuz haline gelse temiz sayılır.

Yine bir yığın gübre toprak kesilse, tezek yanıp kül olsa, şarab sirkeye dönse, misk ahusunun kanı miske dönse bunlar temizlenmiş olurlar. Pis bir toprak altüst edilmekle, pis bir zeytinyağı sabun haline getirilmekle temizlenmiş olur.

Bir şıra veya şarap, içine herhangi bir pislik düşüp dağıldıktan sonra sirke yapılmakla temizlenmiş olmaz. Bunların içine fare düşmesi de aynıdır.

Yine pis olan bir süt peynir yapılmakla veya pis bir buğday öğütülmekle veya unundan ekmek yapmakla, pis bir susamdan yağ çıkarılmakla temiz olmaz. Çünkü bunlarda hal değişikliği yoktur.

Necis kabul edilen bir madde kimyasal değişime uğrayarak temizlenebilir mi? Şarap, içine katılan bir maddeden dolayı, sirkeye dönüşürse kullanılabilir mi?

Yeni bir küp ya da benzeri bir kaptaki şarap sirkeleşirse, müctehid imamların ittifakıyla temizlenmiş olur. Çünkü burada kimyasal anlamda, bir değişim vardır. Şarap ile yoğrulan hamur, yıkamakla temizlenmez, ama üzerine sirke dökmek suretiyle şarabın eseri giderilirse, temizlenmiş olur. (Fetâvâ-yi Hindiyye, 1/44)

Şarap içine ekmek konulduktan sonra o şarap sirkeye dönüşürse, sahih kavle göre şarap da, ekmek de temiz olur; şu şartla ki, ekmekte şarap kokusu kalmamış olacak. Şaraba konulan soğan ve benzeri maddelerin durumu da böyledir. (Fetâvâ-yi Kadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.)

Şarap suya, ya da su şaraba karıştıktan sonra sirkeye dönüşürse, sahih kavle göre temiz olur.

Şaraba düşen fare, şişip dağılmadan çıkarıldıktan sonra o şarap sirkeye dönüşürse, o sirkeyi yemekte bir sakınca görülmemişse de sirkeye karışan veba ya da bulaşıcı hastalık yapan herhangi bir mikrobun sirkeyle yok olup olmadığını dikkate almak gerekir. Çünkü müctehid imamlar devrinde ne laboratuvar, ne de kimyevî tahliller vardı. İçtihadın bu konudaki temel dayanağı, şarabın sirkeye dönüşmesiyle bütün özelliklerini kaybettiği ve içine düşen fareden ona bulaşan şeylerin de bu nedenle yok olduğudur.

O halde içtihadın bu konudaki ana kaidesinin ışığı altında şaraba bulaşan mikrop ve benzeri zararlı şeylerin, sirkeye dönüşmesiyle yok olup olmadığını araştırmak gerekir. Şayet fareden bir veba mikrobu şaraba bulaşmışsa, sirkeye dönüşmesiyle bu mikrobun imhaya uğrayacağını sanmıyorum. Bu bakımdan bu tür maddeleri kullanmadan önce gerekli tahlili yaptırmak hem dinimizin ana kaidesine, hem de müctehid imamların ictihad esaslarına uymamızı sağlar. Ama şaraba düşen fare şişip dağılmaya yüz tuttuktan sonra çıkarılır ve o şarap sirkeye dönüşürse, sözü edilen sirkenin yenilmesi helâl olmaz.

Bunun gibi köpek dilini şaraba dokundurarak salyasını kabın içine akıtırsa, o şarap bilahare sirkeye dönüşse bile yenmesi haramdır. Çünkü köpek salyası sirkeleşmez. (Fetâvâ-yi Kadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.)

Gerçi köpek salyasının şarapla birlikte sirkeleşip sirkeleşmemesi kanaatimce bir laboratuvar konusudur. Ancak ne var ki kuduz virüsünün bulaşma tehlikesi her zaman mevcuttur. Bu nedenle müçtehidin içtihadını bu açıdan değerlendirip sözü edilen sirkenin yenilmesinin kesin olarak haram olduğunu söylemek en isabetli yoldur.

Şaraba karışan idrar da böyledir. Yani o şarap sirkeye dönüşse yine de helâl olmaz. (El-Hulasa - Fetâvâ-yi Hindiyye.)

Necis olan bir sirkeyi şaraba karıştırdıktan sonra o şarap da sirkeleşirse yine helâl olmaz. Çünkü içindeki necis yok olmaz.

Tuzlaya düşüp ölen domuz, eşek ve benzeri bir hayvan zamanla tuzun etkisiyle çürüyüp tuzlaşırsa tuzla veya tuzlaya düşen necis hayvan temiz kabul edilir mi?

İnsan vücudu için çok önemli ve yararlı olan sodyum klorür -mutfak tuzu, yemek tuzu, sofra tuzu adıyla anılan bu madde- daha çok tuzlalarda elde edilir. Gerçi hidrojen klorür kadar çürütücü kuvvetli bir asit taşımıyorsa da genellikle dokunduğu yumuşak sulu maddeleri zamanla çürütüp kendine çevirir.

O halde tuzlaya düşüp ölen domuz, eşek ve benzeri bir hayvan zamanla tuzun etkisiyle çürüyüp tuzlaşınca, İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre hem bulunduğu yerin tuzu, hem onların kendisi temizdir. Ebû Yusuf bu görüşe muhalefet etmiştir.

Bu konuda da farklı iki ictihaddan hangisiyle amel etmenin daha doğru olduğunu tespit için kimyasal bir tahlile ve yetkili bir kimyacının görüşüne ihtiyaç vardır.

Necis bir yağı sabun imalatında kullanmak caiz midir?

Genellikle bunun caiz olduğuna fetva verilmiş ve neden olarak da necis maddenin değişimine uğrayarak özelliğini kaybetmesi gösterilmiştir. Kimya bakımından, sabun, yağ asitlerinin ya sodyum, ya da potasyum tuzlarından meydana gelen bileşiklerdir. Demir kazanlarda ısıtma buharla olur. Bu durumda yağda bulunan serbest asitler kolayca sabunlaşarak bütün kütle içinde dağılırlar. Bazen de yağ asitleri özel kaplarda kaynatılan soda içine katılarak sabunlaştırır.

Ayrıca içine antiseptik bir ilaç katılan sabunlar mikrop öldürücü bir özellik taşır.

Durum bu olunca, yüksek derecede buharla kaynamada ve yağdaki asitlerin sabunlaşmasıyla yağ eski özelliğini kaybetmiş sayılır. Elde edilen sabun sadece temiz ve temizleyici olmakla kalmaz, aynı zamanda necaseti de iyice temizleyen bir madde olarak bilinir. Hele içine antiseptik bir ilaç katılmışsa, mikropları da öldürücü bir özellik taşır.

Tezek yakılıp kül haline geldiğinde temiz olur mu?

Tezek ve benzeri necis sayılan şeyler ateşe atılıp yakılarak kül haline gelirse, temizlenmiş sayılır. İmam Muhammed'in görüşü bu doğrultudadır ve fetva da ona göredir. (El-Hulasa - Bahrirâik - Fetâvâ-yi Hindiyye.)

Boğazlanan hayvan kellesi, üzerindeki kan ile birlikte ateşe tutulup üzerindeki kılları yakılınca bu arada mevcut kan da yanarak özelliğini kaybediyorsa, o takdirde kelle temizlenmiş sayılır.

Bunun gibi içine necaset karışmış bulunan bir çamurdan imal edilen küp, testi, çanak ve benzeri toprak kaplar, pişirilince temizlenmiş sayılır. (El-Muhit / Serahsi Kadiyüddin; Bkz. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/129-131)


İslam'da zinanın recm cezası, hırsızlığın da kol kesme cezası vardır. Modern cağda bu hükümler barbarlık diye algılanıyor?

- Müslüman olarak bize düşen, Allah ve Resulü (asv)'ın emirlerine teslim olmak ve onlara uymaktır.

- Çağdaş hukuk sistemlerinde zinanın bir suç olmadığı da bilinmektedir. Mümin olsun, olmasın, aklı başında ve namus mefhumu bulunan bir kişi -kendi yakınlarıyla ilgili- böyle bir şeyin suç olmaktan çıkmasını hoş karşılaması mümkün müdür?

- Şunu çok net olarak belirtelim ki, İslam’da recim gibi hükümler caydırıcı ağır bir ceza müeyyidesidir. İnsanlık camiasında ve bütün semavî dinlerin ortak amaçlarından biri, neslin devamını sağlamaktır. Zina, nesilleri -değişik hukukî ve insanî kriterler bakımından- dejenere eden, karıştıran en alçak bir gayrımeşru yoldur. Bu fuhuş, ağır bir suç olduğu kadar, serkeş nefisler için çekici bir suç işleme mekanizmasıdır. İslam gibi evrensel bir dinden, böyle alçak bir suçun önlenmesi için caydırıcı bir önlem almamasını bekleyemeyiz.

- Bu caydırıcı önlemin alınması yanında, zina suçunun tespit edilmesinin dört şahide bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü, dört şahidin iki kişiyi bu konuda suçüstü yakalama imkânı yok gibidir. Ayrıca, bunu gördüğünü söyleyen kimseyi üç kişi daha desteklemezse, seksen değnekle cezalandırılacaktır. Bunun anlamı şudur: Kimse ulu-orta bu konuda konuşmasın, ağzını açmasın...

Nitekim, asrısaadette yapılan recimlerin hemen hemen hepsi, suçluların -vicdanlarında hissettikleri ağır suçluluk psikolojisinden kurtulmak için- bizzat itiraf etmelerinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Hatta itiraf edenleri, duymazlıktan gelen Hz. Peygamber (a.s.m)'in onları kurtarma yolunda her türlü çareye baş vurduğu/itirafçının aklî dengesinin yerinde olup olmadığı, yaptığı işin zina mı yoksa onun ön hazırlığıyla ilgili dalaşma mı olduğunu soruşturmuş ve sonuçta ısrarlı itiraflar karşısında onlara had uygulama cihetine gitmiştir.

- Hırsızın elinin kesilmesiyle ilgili Kur’an’ın hükmü -deyim yerindeyse- en çağdaş bir hükümdür. Çünkü bu çağ kadar hırsızı, şehir eşkıyası, kapkaçı, gaspçısı bol olan başka bir çağ olmamıştır. İnsanların bunlara karşı aldıkları yüzeysel ve düzeysiz cezaların, caydırıcı olmadığına dair -hırsızlar hariç- herkes hemfikirdir.

- İslam tarihinde, bu cezanın âdil bir şekilde uygulandığı ilk üç asırda -hırsızlık suçundan ötürü- kesilen ellerin sayısı yalnız altıdır. Şu anda, dünyanın her bir şehrinde her gün bu suçlar sebebiyle -talan edilen bunca servet yanında- en az bir veya birkaç -el değil- baş kesilmekte /mal sahibi zalimce öldürülmektedir. Buna caydırıcı bir önlemle dur demeye, her çağdan daha çok bu çağın ihtiyacı vardır…


Para karşılığında cenaze yıkamak caiz mi?

En uygun olanı, cenazeyi ücret karşılığında değil, Allah (C.C.) rızasını gözeterek yıkamaktır. Çünkü bu, her Müslümanın dinî ve insanî görevidir.

Ancak, cenaze yıkayıcı ücret isterse ve yanında da bir iki kişi çalıştırıyorsa, o takdirde kendisine ücret verilmesine cevaz verilmiş­tir. (Fetâvâ-yi Hindiyye 1/159 –160; bkz. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/50-51.)


Suyun bulanık veya çamurlu akması abdest almaya mani midir?

Çamur, toprak, kireç alçı sebebi ile veya uzun süre beklemekten dolayı bozulmuş olan, mutlak su ile abdest almak caiz olur. Mutlak su, yaratıldığı tabii halini koruyan, mahiyetini değiştirecek başka maddeler karışmamış sudur. Yağmur, kar, deniz, ırmak, kaynak ve kuyu suları normalde böyledir.

Mutlak suyun üç özelliği ve iki tabiatı vardır. Özellikleri, rengi, kokusu ve tadıdır; iki tabiatı da inceliği ve akıcılığıdır.

Temizlik için kullanılacak su; yağmur, kar, nehir, deniz, göl, kuyu, pınar ve sarnıç suları olabilir. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Su temizdir. Onu; rengini, tadını veya kokusunu değiştirmesi dışında hiçbir şey kirletmez." (Zeylai, Nasbu'r-Râye, 1/94).

Akan suyun içine bir pislik düşmesi halinde ise, bu pisliğin renk, koku veya tattan ibaret olan bir niteliği görülmedikçe bu su ile abdest almak caizdir. Çünkü akan su pisliği alıp götürür.

Ayrıca suyu galib olup, ince olduğu zaman, her ne kadar toprak karışmış olsa da, sel suyu ile abdest almak caizdir. Sel suyunun, acı veya tatlı olması arasında da bir fark yoktur. Fakat eğer çamur gibi katı bir kıvama ulaşmışsa, sel suyu ile abdest almak caiz olmaz. (Fetavay-ı Hindiye)

Fetavay-ı Hindiye'den yapmış olduğumuz bu son alıntıda, sel suyuna karışmış olan toprağın suyun akıcılığını etkilemedikçe bu sudan abdest alınabileceği söylenmektedir. Abdest almış olduğunuz su, akıcı olup, çamura veya toprağa göre daha galip ise bu suyla abdest alınabilir.

Buna göre, toprak karışmış akıcı su ile abdest ve gusül alınabilir. Bazen musluklardan renkli suyun akması da abdet ve gusle engel olmaz. Onlar hem temizdir hem de temizleyicidir.


Bir Müslümanın babası gayrimüslimse onun mirasını alamıyor. O halde babası hayattayken onun malından alması haram mıdır? Eğer babası mirasını özel olarak oğluna bırakmayı vasiyet etse, oğlu mirasını alabilir mi?

Gayrimüslim de olsa, babasının izni olmadan onun malından almak caiz değildir.

Normalde, ölünün varislerinden herhangi birine mirası vasiyet etmesi doğru değildir ve vasiyet etse bile, diğer varislerin rızası olmadan bu vasiyet yerine gelmez. Çünkü, hadis-i şerifte “Varis olan kimseye (bir mal) vasiyet olmaz.” (Tirmizî, Vesaya 5, (2122), Nesai, Vesaya 5, (6, 247) buyurulmuştur.

Ancak, İslam hukukuna göre, söz konusu olan kişi, gayrimüslim olan babasının varisi değildir. Herhangi bir insan ölürken yabancı/varisi olmayan bir kimseye vasiyet etmesi caiz olduğuna göre, varisi olmayan bu oğluna vasiyet etmesi de caizidir.

Bununla beraber, en iyisi babası daha hayattayken vermek istediği malı versin. Çünkü böyle bir muamele, hem İslam hukuku, hem de medenî hukuka göre bir problem teşkil etmez.

Şafii Mezhebi'ne göre, abdestin farzlarına niyet ve tertibin eklenmesini açıklar mısınız?

Abdestin İhtilâf Edilen Farzları:

Fakihler niyet, tertip, peşi peşine yıkama ve ovmanın vacipliğinde ihtilâf ettiler. Hanefîlerin dışındakiler niyetin farz olduğunu söyler.

Niyet:

Lügatte niyet, kalp ile kasıttır, dil ile alâkası yoktur. Şer'an, abdestli kimsenin farzın edasına veya hades hükmünün kaldırılmasına ya da kendisi için taharet gerekenin mubah hâle getirilmesine niyet etmesidir. Abdest alanın "Abdestin farzlarına niyet ettim." demesi gibi.

Hanefîler dediler ki: (1) Sevap elde edilmesi için abdest alanın niyetle başlaması sünnettir. Kişinin hadesin kaldırılmasına ya da namaz kılmaya, abdeste veya emre uymaya niyet etmesidir. Mahalli kalptir. Kalp ve dil fiilini birleştirmek için dili ile söylerse bu da müstehaptır.

Niyetin farz olmadığını söylemeleri, serinlenmek için abdest alanın, yüzmek, temizlenmek veya boğulanı kurtarmak vb. için suya girenin abdestinin sahih olacağı sonuçlarını doğuruyor.

Bu görüşleri için şu delilleri getirdiler:

1. Kur'an'da zikredilmemiştir: Abdest ayeti sadece, üç organın yıkanması ve başın meshini emretmiştir. Ahad hadisi ile niyeti şart koşma Kitab'ın nassına ziyadedir. Onlara göre de Kitab'a ziyade nesh sayılır, Ahad ile nesh sahih olmaz.

2. Sünnette de geçmemiştir: Bilmediği hâlde, Peygamber (a.s.v) bedeviye niyeti öğretmemiştir. Niyet teyemmümde farzdır, çünkü toprakladır, hadesi de asaleten gidermez, sadece suya bedeldir.

3. Diğer taharetlere kıyas: Abdest su ile taharettir; necasetin giderilmesinde olduğu gibi onda da niyet gerekmez. Setr-i avret gibi, namazın diğer şartlarında da niyet gerekmiyor, zimmî kadının Müslüman kocasına helâl olması için hayızdan yıkanması da gerekmemektedir.

4. Abdest namaz için vesiledir. Bizzat maksut değildir; niyet ise maksatlarda istenen bir şarttır, vesilelerde değil.

Hanefîlerin dışındaki fakihlerin cumhuruna göre, ibadetin veya Allahutealâ'ya kurbet kastının gerçekleşmesi için abdeste niyet şarttır. (2) Yeme, içme, uyku vb. gibi ibadet dışında olan şeyler için alınan bir abdestle namaz sahih olmaz.
Şu delilleri ileri sürdüler:

a) Sünnet: Peygamber (a.s.v)'ın hadisi: "Ameller ancak niyetlere göredir. Ve kişi için ancak niyeti vardır."(3) Yani şer'an kabul edilen ameller niyetle olur. Abdest ameldir; şer'an ancak niyetle bulunabilir.

b) İbadette ihlasın gerçekleştirilmesi: Allahutealâ, "Dinde ihlâsla Allah'a ibadet etmekle emrolundular." buyurdu. Abdest de, emredilen bir ibadettir. Allahuteâla'ya ancak halis bir niyetle tahakkuk eder. Çünkü ihlâs kalbin amelidir, o da niyettir.

c) Kıyas: Namazda ve namazın mübahlığı için teyemmümde şart olduğu gibi abdestte de niyet şarttır.

d) Abdest maksudun vesilesidir, o maksudun hükmünü alır. Allahutealâ, "Namaza kalktığınızda yüzünüzü yıkayın." buyurdu. Bu da gösteriyor ki abdest, namaz için emredilmiştir. İstenen, namaz için azaların yıkanmasıdır, o da niyetin manasıdır.

Niyetle İlgili Bazı Meseleler:

Geçen bahisten niyete bağlı olan bazı meseleler çıkmaktadır: (4)

a) Hakikati: Lügat olarak kasıt, şer'an bir şeyin fiiline mukterin (bitişik) olarak kastedilmesi demektir.

b) Hükmü: Cumhura göre vacip, Hanefi'lere göre müsehaptır.

c) Niyetten kasıt: İbadeti, âdetten ayırmaktır veya derecesinin ayrılması, yani bazı ibadetlerin bazılarından ayrılması; namaz gibi. Onun için bazen farz olur, bazen de nafile.

d) Şartı: Niyet edenin Müslüman olması, temyizi ve niyet edilen şeyi bilmesi ve ona ters olan bir şeyi yapmaması; hükmen ona başlayıp abdestten başka bir işle meşgul olmamalı, niyet muallakta kalmamalıdır. "İnşaallahu tealâ," dediğinde ta'lik kastetse veya mutlak olarak söylese sahih olmaz, teberrük kastetse sahih olur.

Hanefi'lerin dışındakiler, idrarını tutamayan ve sürekli hadesi olan için namaz vaktinin girmesini şart koştu; çünkü tahareti özür dolayısıyladır ve bu taharetin yapılması zarurettir. Teyemmüm gibi vakitle mukayyet olur.

e) Mahalli: Kalptir. Niyet kasıttan ibarettir, kastın mahalli de kalptir. Dili ile söylemese de kalbi ile itikat ettiğinde yeterli olur. Niyet kalbinden geçmezse, meydana gelen fiil onun için yeterli olmaz. Malikîlerde evlâ olan niyetin dille söylenmesini terketmektir. Şafiilerde ve Hanbelîlerde ise, söylenmesi sünnettir. Ancak, Hanbelîlerde, gizlice söylenmesi müstehaptır, açık söylenmesi ve tekrarı mekruh olur.

f) Şekli: Tahareti ile, ancak onunla mubah sayılan, namaz, tavaf, Mushafı tutmak gibi bir şeyin mübahlığını kasteder ve küçük hadesin, yani azalardaki mevcut yasağın kalkmasına niyet eder. Yani niyetin şekli; hadesin kaldırılmasına ya da hadesten taharete niyet etmektir. Hangisine niyet etse yeterli olur. Çünkü maksuda niyet etmiş olur. Amaç hadesin kalkmasıdır.

g- Niyetin vakti: Hanefîler dediler ki: Bütün fiilinin kurbiyet (ibadet) olması için vakti istincadan öncedir. Hanbelîler, "Niyetin vakti abdestteki ilk vacip (yani besmele) anıdır" dediler. Malikîlere göre niyetin vakti yüzü yıkama anıdır. Taharetin başı olduğuna dair de bir delil vardır.

Şafiîler, yüzden bir bölümün ilk yıkanışı anıdır, dediler. Onlara göre namazda olduğu gibi, niyetin ilk farzla beraber olması için yüzün ilk yıkanışıyla beraber olması vaciptir. Taharetin sünnetleri ve farzlarına şamil olması için ellerin yıkanmasından önce niyet müstehaptır. İkisinde de sevap alır. Az bir vakit taharetten önce olursa caizdir, zaman uzarsa caiz olmaz.

Niyetin, abdestin evvelinde niyet ettikten sonra hatırdan çıkmış olması ve unutulması zarar vermez. Çünkü namaz ve oruç gibi, niyet şartı getirilen bir şey unutulma ile iptal olmaz. Rafd (terk ve ibtal) böyle değildir, yani abdest anında, aldığı kısmı, kalbiyle "abdestimi iptal ettim demesi" gibi bir iptal böyle değildir. Bu, niyeti iptal eder.

Şafiîler ve Hanbelilere göre abdest alan niyeti abdest azalarına bölebilir. Her azayı yıkarken ondan hadesi kaldırmaya niyet eder. Çünkü abdestte yapılan fiilleri bölmek caizdir. Aynı şekilde niyetin de abdestin fullerine bölünmesi caiz olur.

İbni Rüşd'ün nezdinde azhar olan görüşün aksine Malikîlerde mutemet olan, niyetin azalara bölünmesinin caiz olmadığıdır. Bu her azaya -abdesti tamamlamayı kastetmeden- hususî niyet edip sonra aklına geldikçe sonrakini yıkama şeklindedir. Abdesti hemen tamamlama kastı ile niyeti azalara taksim ederse bu caiz olur. Bu noktada da Malikîler Şafiî'lerle ve Hanbelîlerle birleşmiş oluyor.

Netice olarak, âlimler teyemmümde niyetin vacip olduğunda ittifak ettiler.


Tertip (sıra) ile yapma:

Tertip
Kur'an nassında varit olduğu gibi abdest azalarının ardarda, yani önce yüzün, sonra kolların yıkanması, sonra başın meshedilmesi, sonra da ayakların yıkanmasıdır. Vacip olup olmaması konusunda fakihler ihtilaf etmişlerdir (5)

Hanefîler ve Malikîlere göre: Tertip farz değil, sünnet-i müekkededir. Allahutealâ'nın zikrettiği gibi ve sağdan başlar. Çünkü varit olan Kur'an nassı, abdestin farzlarını sayarken farzları (vav) harfiyle atfetmiştir. Bu (vav) da sadece mutlak bir toplamı ifade eder. Bu da tertibi gerektirmez. Eğer tertip istenecek olsaydı, “fâ” ya da "sümme" edatları ile atfederdi, "feğsilû" -yıkayın- ayetindeki (fa) harfi bütün uzuvlar edatları hakkında takip ifâde eder.

Hz. Ali, İbni Abbas ve İbni Mesud'dan, tertibin vacip olmadığına delâlet eden rivayetler vardır. Hz. Ali (r.a.) dedi ki: Hangi uzvumla başladığıma aldırmam. İbni Abbas (r.a.) 'da dedi ki: Ellerden önce ayaklarla başlamada bir beis yoktur. İbni Mesud (r.a.) da şöyle dedi: Abdestte ellerinden önce ayaklarınla başlamakta bir beis yoktur.(6)

Şafiîler ve Hanbelîlere göre: Tertip abdestte farzdır, gusülde değildir. Delilleri emredilen abdesti açıklayan Peygamber (a.s.v)'in fiili (7) ve Hz. Peygamberin haccındaki "Allah'ın başladığı ile başlayın." (8) sözüdür. İbret lafzın umumunadır. Abdest ayetinde de, tertibin istendiğine delâlet eden bir karine vardır; Allahutelalâ, meshedilen uzvu yıkananlar arasında zikretmiştir. Arap, hemcinsleri ayırmaz, yaran olmadıkça eş kelimeleri birbirinden ayırmaz. O da burada tertiptir. Çünkü, sünnetlerine dair bir şey zikredilmemesinden, ayetin vacip abdestin açıklaması olduğu anlaşılıyor. Ayrıca namazın rükünleri arasındaki tertibe de kıyas edilir.

Gerekli tertibi ters çevirip ayaklan ile başlayıp yüzü ile bitirse, sadece yüzünü yıkadığı sahih olur. Sonra da şer'î tertibe göre gerisini tamamlar.

Tertip, farzlar arasında gereklidir. El ve ayakların sağ veya solunda tertip vacip değildir. Sadece menduptur. Çünkü Kur'an'daki çıkış noktalan aynıdır. Allahuteala "elleriniz... ayaklarınız..." buyurdu. Fakihler iki eli bir uzuv, iki ayağı bir uzuv sayarlar. Aynı uzuvda tertip vacip olmaz. Ali ve İbni Mesud'un yukarda geçen sözünden maksat da budur.

Ahmed dedi ki: Ancak, sağdan önce sol uzvun yıkanabileceğini kastettiler, çünkü Kitap'taki çıkış noktalan aynıdır; sağdan başlanacağına dair bir işaret yoktur.

Dipnotlar:
1. ed-Dürrul-Muhtâr, I, 98;el-Lübab, I, 16; Merakul Felah, 12; el-Bedâyi, I, 17; Mukarenetül-Mezahib fil-Fıkıh,14.
2. el-Mecmû 1,361; el-Mühezzeb 1,14; Bidâyetü'l-Müctehid 21 el-Kavânînü'l-Fıkhıyye, 31; eş-Şerhu's-Sağîr, I, 114 vd.; eş-Şerhu'l-Kebîr, I, 93 vd.; Muğni'l-Muhtâc, 1,47 vd.; el-Muğnî, 1,110 vd Keşşafu'l-Kınâ', 1,94-101.
3. Sıhhatinde ittifak edildi. Cemaat, Hz. Ömer'den rivayet etti. Neylü'l-Evtâr, I, 131.
4. Muğni'l-Muhtâc X, 47; el-Muğnî, 1,42
5. ed-Dürrul-Muhtâr, I, 113; Meraki'l-Felâh, 12; Fethu'l-Kadîr, I, 23; el-Bedâyi I, 17 vd.; eş Şerhu's-Sağîr, I, 120; eş-Şerhu't-Kebîr, I, 102; Muğni'l-Muhtâc, I, 54; el-Mühezzeb, I, 19; el Muğnî, I, 136-137; Keşşafu'l-Kınâ', 1,116; Bidâyetü'l-Müctehid, I, 16; el~Kavânînü'l-Fıkhıyye 22; el-Mecmu 1,480-486.
6. İlk iki eseri Darekutnî rivayet etmiştir. Üçüncü eserin aslı ise bilinmemektedir.
7. Müslim ve diğerleri Ebu Hureyre'den rivayet ettiler. Neylü'l-Evtâr, 1,152.
8. Neseî sahîh bir isnadla rivayet etti.

(İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli)


Vefat eden bir kimsenin mirası hangi sıraya göre taksim edilir, hiç bir varisi yoksa ne yapılır?

Bir kimse vefat edince terikesinden/ölen bir kimsenin bıraktığı mallardan, önce cenaze masrafları yapılır. Bundan sonra borçları ödenir. Üçüncü derecede ölenin vasiyeti varsa yerine getirilir. Fakat vârisi varsa bunun rızası olmadıkça ancak malının üçte birine kadar vasiyeti geçerlidir. Vârislerden birine yapılan vasiyette diğer vârisler izin vermedikçe muteber değildir. Vasiyyet için muayyen bir şekil yoktur. Yazılı veya sözlü olabilir. Vârisler inkâr ederse şahitler ile de isbat olunur.

Bunlar ödendikten sonra geriye kalan malları, akraba ve hısımlık derecesine göre belli paylarla taksim edilir. Ancak bunlardan hiç biri bulunmazsa üçte birden fazla olan vasiyeti yerine getirilir. O da bulunmazsa yahut fazla mal kalırsa zâyi edilmiş mal gibi beytü'l-mâl'e (devlet hazinesine) konur.

Mirasçı olmanın sebepleri:

1. Hısımlık: Varisin, miras bırakana mirasçı olabilmesi için aralarında hısımlık bağının bulunması gerekir. Usûl, fûrû, yani ana, baba, dede ve nine gibi kendi neslinden gelinenlerle; çocuk, torun gibi kendi neslinden gelenler; yine ölenin kardeşleri ile amcalar bu hısımlardandır. Bunlar miras bırakana yakınlık derecesine göre mirasçı olurlar. Daha uzak olanın mirasçı olmasını önlerler, buna "hacbetme" denir.

Bu hısımlardan erkek vasıtasıyla miras bırakana bağlanan erkek hısımlara "asabe" denir. Ölenin babası, babasının babası veya oğlu, ya da oğlunun oğlu gibi. Bir de payları muayyen mirasçılar vardır ki, bunlara "ashâbülferâiz/farz sahipleri" denir. Bunlardan kalan mirası asabe alır. Sadece asabe varsa, mirasın tamamı bunlara kalır. Farz sahipleri ve asabe yoksa, bunların dışında kalan ve ölenin uzaktan kan hısımı olan "zevilerhâm" mirasçı olur. Hala, dayı, kızın kızı gibi.

2. Evlilik: Geçerli bir nikâh akdi eşler arasında miras hakkı doğurur.

3. Velâ: Bu, İslam'ın belirlediği hükmî bir yakınlık olup, köleyi azat eden efendinin azad ettiği köleye mirasçı olmasını ifade eder. Hadiste; "Velâ, neseb bağı gibi bağ meydana getirir, satılmaz ve hibe edilmez" buyurulur. Hanefiler buna "velâul-müvâlât" veya "mevlâl-muvâlât"ı da eklediler. Bu, iki kişinin birbirine koruyucu ve diyet ödemede yardımcı olmak ve buna karşılık birbirine mirasçı olmak üzere anlaşmasıdır.

Bir kimsenin ölümüyle geride bıraktığı malına dört şey gerekir:

1. Techiz ve tekfin masrafları;
ölen kimsenin geride bıraktığı mirastan önce kefenleme ve gömülme masrafları karşılanır. Bunlar israf ve kısıntı yapılmaksızın dinî ölçülere göre yerine getirilir. Techiz ve tekfin, hayattaki tesettürün devamı niteliğinde olduğu için, diğer haklardan önde gelir. Miras malı, bu masrafları karşılamazsa, miras bırakanın nafakası kimin üzerine gerekli ise, bu masraflar ona ait olur. Hiç kimsesi yoksa, beytü`l mal tarafından karşılanır. (Mevsılî, el-Ihtiyâr, Istanbul 1980, V, 85; Bilmen, Istılahat, V, 213-215).

2. Ölenin malından borçları ödenir. Techiz ve tekfin masrafı çıkarıldıktan sonra miras bırakanın borçlarını ödeme ikinci sırada yer alır.(bk. Nisâ, 4/11). Ayette vasiyetin borçlardan önce zikredilmesi dikkati çekmek içindir.

İslâm hukukunda borçlar ikiye ayrılır:

a) Allah hakkı olan borçlar: Zekât, keffâret, adak gibi Allahuteâlâ`nın emri ile sabit olan borçlar Hanefîlere göre ölüm hâlinde dünya hukuku bakımından düşer. Çünkü bunlar niyetle veya birisine vekâlet vererek yerine getireceği borçlardır. Halbuki ölen kimse niyet edecek ve vekâlet verecek durumda değildir. Ancak bunlar, miras bırakanın vasiyet etmesi hâlinde terikenin üçte birinden ödenir.

Çoğunluk Islâm hukukçularına göre ise, bu çeşit zekât, keffâret ve adak gibi borçların terikeden ödenmesi gerekir. Çünkü bunlar ölenin borçları olup, niyete bağlı değildir ve nimetin külfeti kabilindendir.

b) Kul borçları: Ölen kimsenin gerçek veya tüzel kişilere olan borçlarının tamamı terikeden ödenir. Miras varlığı, borçları karşılamazsa, borçlar oranlarına göre ödenir. Terikenin karşılamadığı kısım, dünya hukuku bakımından, düşer. Mirasçıları bu borçları ödemeye zorlanamaz.

Şâfiîlere göre, Allah hakkı olan borçlar önce ödenir. Çünkü Allah`ın alacağı ödenmeye daha lâyıktır. (Buhârî, Savm, 42; el-Cürcânî, Şerhu`s Sirâciyye, Istanbul, t.y., s. 3, 4).

3) Vasiyetlerin yerine getirilmesi: Vasiyet; ölümden sonra geçerli olmak üzere malını başka bir kimseye bağışlamak suretiyle temlik etmektir.

Vasiyetin hükmü şu kısımlara ayrılır:

a) Üzerinde emanet gibi şer`î bir hak olan kimse; bunun zâyi olacağından korkarsa, o hakkın ödenmesini vasiyet etmesi vacip olur.

b) Zekât, oruç fidyesi, hacc, keffâret gibi ibadet olan şeyleri vasiyet etmek müstehap olur.

c) Fısk ve fücûr, ahlâksızlık ve kötülüklere dalmış kimselere vasiyetle mal bırakmak mekrûhtur.

d) Varis olmayan akraba ve dostlara vasiyet mübahtır (el-Askalânî, Bulûgu`l-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu, III, 216).

Vefat edenin vasiyeti, ancak cenaze masrafları ve borçları dışında kalan mirasın üçte biri üzerinde geçerlidir. Üçte biri aşan kısmı mirasçıların kabulüne bağlıdır. Kabul ederlerse, vasiyet tüm mal üzerinde cereyan eder. Kabul etmezlerse üçte biri aşan kısım hükümsüz olur. Hanefi ve Hanbelîlere göre mirasçı yoksa, kişi bütün malını vasiyetle başkasına bırakabılir. Mâlikî ve Zâhirilere göre, üçte biri geçen vasiyet baştan hükümsüzdür. (el-Kâsânî, el-Bedâyi`, VII, 307; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 428 vd.).

4. Mirasçıların hakkı: Techiz ve tekfin masrafları, borçlar ve vasiyet edilen kısım düşüldükten sonra, geride kalan terike mirasçılara taksim edilir. Miras bırakan kişi, hiçbir vârisini mirastan düşüremeyeceği gibi, vâris de mirası reddedemez. Ancak miras bırakanı öldüren ve aralarında din farkı olanlar varis olamaz.

Vasiyet ve borçların bulunması mirasın taksimine engel değildir. Çünkü vasiyet terikenin üçte birinden yerine getirilir. Sonradan ortaya çıkabilecek borçlar ise, her mirasçıya düşen hisse nisbetinde ödenebilir.

Mirasçıların hisseleri Kitap, Sünnet ve İcmâ hükümleri uyarınca bölüştürülür.

Mirasın taksimi iki şekilde olur:

a) Rızaen taksim: Mirasçıların hepsi âkıl ve bâliğ olunca, kendi aralarında anlaşarak mirası taksim etmeleri mümkündür. Ferâize göre taksim şeklini kendileri bilmiyorlarsa, bir ilim ehlinden sormaları gerekir. Diğer yandan mirasçılar anlaşarak ve helallaşarak içlerinden birisine veya daha çoğuna normal hissesinden fazla veya az hisse verebilirler. Ya da bazı mirasçılar, kendi özel mülkleri sebebiyle zengin oldukları için miras almayıp, kendi haklarını diğer varislere bırakabilirler. Karşılıklı rıza bulununca bunda Islâmî bir sakınca bulunmaz.

b) Kazâen taksim: Bazı durumlarda mirasın taksimi mahkeme yoluyla gerekebilir. Mirasçıların haklarını korumak için buna ihtiyaç olur. Mirasçılar arasında küçük veya akıl hastası varsa, mirasçılardan birisi gâipse, vârislerin hepsi âkıl ve bâliğ olduğu halde, içlerinden birisi başvurduğu takdirde hâkim Ferâiz hükümlerine göre taksim yapar. (el-Mevsilî, el-Ihtiyar, V, 86; el-Merginâni, el-Hidâye, IV, 236; Ali Himmet Berki, Islâm Hukukunda Feraiz ve Intikal, Ankara 1965)

Hangi mezhebe göre erkeğin dizlerinin üstünün görünmesi caizdir?

Allah Kur`ân-i Kerîm`de, Peygamberimiz`in kadınlarına hitaben: "Evlerinizde ağırbaşlılıkla oturun. İlk Cahiliye Dönemi kadınlarının kırıla döküle, süslerini göstere göstere yürüyüşü gibi yürümeyin" (Ahzâb 33/32.) buyurur. Nûr Sûresi`nde: "Mü`min kadınlara da şöyle gözlerini (haramdan) kıssınlar, ırzlarını korusunlar, süslerini göstermesinler -kendiliğinden görünen müstesna- başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar" (Nûr 24/31.) buyurur. Yine Ahzâb Sûresi`nde: "Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü`minlerin kadınlarına söyle, "cilbâb"larını üzerlerine atsınlar" buyurur. (Ahzâb 33/59.)

Peygamber Efendimiz de: "Erkek erkeğin âvretine, kadın da kadının avretine bakmasın", (Müslim, hayz 7; Tirmizî, edep 38) "Ergin, olmuş bir kadının namazını Allah başörtüsüz kabul etmez" (Tirmizî, salat 160; Ibn Mâce, taharet 132), "Şehvetle bakmak gözün zinâsıdır" (Buhârî, İsti`zan 12, kader 9; Müslim, kader 20, 21), "Şehvetle bakmak şeytanın zehirli oklarından bir oktur" (Hindî Kenz V/329 (13075).) buyurmuştur.

Bu ve benzeri âyet ve hadîslerden ötürü, tüm İslâm bilginleri, kadının da, erkeğin de avretini kapatması konusunda sözbirliği halindedirler.

Soruda geçen konu Maliki Mezhebinde olduğu için kısaca bilgi vermek gerekecektir:

Malik Mezhebine göre, kadın ve erkeğin, namazda ve namaz dışında avreti:

1. Namazda: Kadına göre de, erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı arasında kalan yerlerdir.

Bunun dayandığı delil Enes hadislerdir:

"Hz. Peygamber (a.s.) Hayber günü izarını uyluğunun üzerinden kaldırdı, öyle ki, ben onun uyluğunun beyazlığını görür gibiyim." (Neylü'l-Evtâr, 2/64)

Hür kadına göre kaba avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.

Hafif olan avret yerlerinden bir kısmı veya tamamı açık olduğu hâlde namaz kılan kimsenin namazı batıl olmaz. Ancak açılması mekruhtur. Bu yerlere bakılması ise haramdır. Fakat hafif olan avret yerleri açık olduğu hâlde namaz kılan kimsenin zaruri vakti içinde bu namazı yeniden kılması müstehap olur. (Öğle ile ikindi vakitlerini güneşin sararmasına kadar, akşam ile yatsı namazlarını bütün gece boyunca, sabah namazını güneşin doğmasına kadar iade eder.)

Başka elbise bulamadığı zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması gerekir.

2. Namaz dışında: Kadının, mahremi olan yani kendine nikah düşmeyen erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248)

Kadının kendine nikah düşen erkeğe karşı avreti ise, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan, ta`mimdir (her yerini kapatmasıdır). Müslüman olmayan erkekler gelince, ona müslüman kadın, yüzü ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü`s-Şeyh Ali el-Adevî Âle`l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)

Örtülü olmayan avret yerine zevk almaksızın da bakmak haramdır. Fakat örtülmüş olarak bakmak, el ile örtünün üstünden ellemeksizin bakmak caizdir. Ellemek suretiyle bakmak ise caiz değildir.

Erkekler için görmek bakımından avret yerleri göbek ile diz kapağı arasıdır.

Buna göre, örtebilme imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı bozulur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise, -her ne kadar buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat namazın iâdesi müstehaptır.

Örtünün ilk bakışta cildi göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.

Kâfir kadınlara ise, hür ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de, müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır; ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Harasî, I/248)

Imam Mâlik: "Kadın, mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Harasî, I/347) Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine), sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü`s-Sâlik I/99, 100.)

Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü`l-Muhtâr, I/404, Mısır) Hayatta iken kopan bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise, haramdır.

Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8 yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir. 9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama yıkayamaz. 13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8 ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. Şehvet duyma yaşına gelenler ise, kadın hükmünü alır. Namaz içinde erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise, göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini emretmeleri vâciptir.


Şafi Mezhebi'ne göre abdest alırken nasıl niyet edilir ve Arapça nasıldır?

Şafi Mezhebi'ne göre:

Niyet, bir şey yaparken onu kastetmektir. Abdest almak isteyen kimse, küçük hadesin kaldırılmasına niyet edecektir. Niyet, yüzün ilk cüzünü yıkamakla beraber olacaktır. Niyetin yeri, dil değil kalptir. Hükmü ise vacip olmasıdır.

Abdest ve buna benzer ibadetlerde niyetin farz olduğunu gösteren delil Peygamberimiz (s:a.v.)´in şu hadisi şerifidir:

"Ameller niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan odur."

Niyetin dil ile söylenmesi, edilmesi sünnettir. Yukarıda da ifade edildiği gibi niyetin asıl yeri kalptir.

Abdestte niyetin zamanı: Yüzün yıkanmasına başlandığı anda niyet getirilir. Daha evvel veya daha sonra getirilen niyet makbul değildir. Çünkü abdestin farz olan ilk organı yüzdür. Niyet yüzün yıkanması ile beraber getirilmelidir.

Niyetin şartları:

Niyet getirenin Müslüman, mümeyyiz olması, niyyet edilen şeyi bilmesi, herhangi bir şeye ta´lik edilmemesi (niyetin abdeste ait olması) dır. Abdest için niyet getirirken:

Aynı manaya gelen farklı nuansları olan ifadeler kullanılmakla beraber, en meşhur olan şekli “Neveytu raf’a’l-hades” dir.

"Farz olan abdesti almaya niyet ettim" demesi. Veya; "Abdestsizliği kaldırmaya niyet ettim." ya da "Namazı mubah kılmaya niyet ettim." veyahut "Namaz kılmayı kendime helal etmek için niyet ettim." demesi ile de abdest niyeti yerine gelir.


Kaçak mal satmanın ya da vergi kaçırarak mal satmanın dinimizde cezası var mıdır?

Kaçak mal satarak vergi kaçırmak caiz değildir.

Vergi vermek kişinin topluma karşı sosyal bir görevidir. Bu nedenle vergi kaçırmak caiz değildir. Vergi kaçıran kişi üzerine kul hakkı geçirmiş olur. Buna göre;

1) Bir şeyi alırken fiyatını düşük göstererek vergi kaçırmak caiz değildir.
2) Bir şeyi satın alırken yapılan vergi kaçırmanın hükmü ile satarken vergi kaçırmanın hükmü aynıdır.
3) İşyeri sahibinin vergi kaçırmasından, o iş yerinde çalışan işçilerin her hangi bir sorumlulukları bulunmamaktadır.
4) Vergi kaçakçılığı yaptığı bilinen işyerinde çalışan işçilerin yapmış oldukları ibadetleri sahihtir

Kalb fıkhı, kalbin fıkhı ne demektir? Bizi Allahuteala’ya yaklaştırdığı söyleniyor?

Fıkıh kelimesinin sözlük anlamı, bilmek, anlamak, derin anlayış sahibi olmak, bir ifadenin, bir olayın arka planını görmek, sebep-sonuç ilişkisini kavramaktır.(krş Lisanu’l-Arab, FKH maddesi).

“Kalbin fıkhı” tabiri, fazla yaygın olmamakla beraber, Kur’an’ın ifadesine uygundur.

Bir ayette, cehennemlik olanların özelliklerinden söz edilirken mealen şu ifadelere yer verilmiştir:

“…onların kalpleri vardır, ama onlarla idrak etmezler; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır onlarla işitmezler.”(Araf, 7/179).

“İdrak etmezler” şeklinde mana verdiğimiz kelimenin aslı “fıkıh” kökünden gelen bir fiille ifade edilmiştir.

Kalp kelimesi, geniş anlamıyla aklı da içine alır. Buna göre, kalp ve aklın fıkhı, onların gerçeği kavramaları anlamına gelir.

Allah’a yaklaşmanın tek yolu, İslam dininin emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat çizgisini takip etmektir. Bu çizgiyi takip etmek için, akıl ve kalbi vahyin ışığı altında eğitip, fakih/anlayışlı kılmak gerekir. Bunun -birinin diğerini tamamlayıcısı olan- iki yolu vardır: Birincisi ilim, ikincisi ameldir.

Çağımızın özel bir ihtiyacı olan iki kanatlı eğitim görmek; kalbi nurlandıran dinî ilimlerin yanında, aklı ışıklandıran fen bilimlerini de okumak, onlardan dersler çıkarmak suretiyle fakih olmak gerekir. Bilindiği üzere, kalbin ışığı dinî ilimlerdir, aklın ışığı ise müspet ilimlerdir. Bu iki kanatla kemalâtın zirvesine doğru uçmak mümkün olacaktır.

Burada kalbin fıkhına bir misal vermekte yarar vardır. Konuyu manay-ı ismî (her şeye maddeci bir nazarla bakma) ile mana-yi harfî (her şeyi Allah’a götüren bir pencere olarak görme) çerçevesinde değerlendirmekte fayda görüyoruz:

Söz gelimi, maddeci bir zihniyet, gözü bir fotoğraf makinesi, kulağı da bir fonograf gibi düşünür, onların fizikî yapılarından öteye çıkmaz. Ne aklı işin arka planını düşünecek kapasitede, ne de kalbi bunların sır perdelerini aralayabilecek bir kabiliyettedir. Çünkü, mana-yı ismî/ maddeci bakışları işlerin hikmet kapılarını yüzlerine kapatmıştır.

Mana-yı harfîyle/ vahyin ışığı altında kazanılmış bir perspektifle konuya bakanlar ise şöyle düşünürler: Bu göz gerçekten çok harika bir sanattır. Fakat bundan daha harikası, onun 150 milyon km. uzaklıktaki güneşle alış-veriş halinde olmasıdır. Çünkü, güneş olmazsa, gözün beş para değeri olmaz. Öyleyse, güneşi yaratan kudret benim gözümü de yaratan aynı kudrettir. Gözümün işlemesini güneşe bağlayan Allah, bununla kâinatta bir birlik nakşını dokumuş ve kendi birliğine bir işaret kılmıştır.

Yine vahiy penceresinden kulağa bakan şöyle tefekkür eder: Bu kulak hakikaten pek harika bir sanattır. Fakat kulağın işlemesinin anahtarını atmosfere/havaya bağlayan hikmet bundan çok daha harikadır. Demek ki, atmosferi yaratan kudret, kulağımı da yaratmıştır.

İlahî hikmet, yüzlerce tat alma ölçücüklerini damağımıza taktığı gibi, binlerce zevk alma ölçücüklerini de dimağımıza takmıştır. Birinin lezzeti maddidir, hissidir, fizikîdir; diğerininki manevîdir, ilmîdir, aklîdir, kalbîdir. Deyim yerindeyse, maddî zevkler nefsin fıkhıdır, manevî olanlar ise kalbin fıkhıdır.

Son olarak kalbin fıkhının ne anlama geldiğini gösteren başka bir ayet-i celileyi zikretmekte yarar vardır:

Allah, bazı münafıkların gerçekten uzak değerlendirmelerini anlatırken, onların fıkıhsız/anlayışsız olduklarına dikkat çekmiştir:

“Onlara bir iyilik ulaşınca ‘bu Allah’tandır’ derler. Bir fenalık gelince(Hz. Peygambere;)’bu senin yüzündendir’ derler. Deki: hepsi de Allah’tandır. Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamıyorlar/gerçeği idrak edemiyorlar. Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.”(Nisa, 4/78).

Bu ayetten anlaşılıyor ki, iyilik ve kötülük/hayır ve şerrin iki yönü vardır. İnsana bakan kesp yönü, Allah’a bakan yaratma ciheti. Fenalıkların sebebi, insanın kendi nefsidir. Çünkü insanın nefsi fena şeylere meyillidir. Fakat yaratması ise Allah’a aittir. Hayırların sebebi Allah’ın rahmetidir. İnsanın onda itibar edilir bir payı yoktur. Yaratması da ona aittir.

İşte ayette bu incelikleri kavramayanlara “fıkıhsız, anlayışsız” denmiştir. Bu inceliklere vakıf olmak, fakih olmak anlamına gelir. Efendimiz (asv)'in, Abdullah b. Abbas için yaptığı “Allahumme fakkıhhu fid’din = Allah’ım! Onu dinde fakih kıl.” duasını da bu kalbî ve aklî fıkıh çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Nitekim Hz. Ali (ra), onun hakkında “İbn Abbas, gerçekleri anlatırken, sanki gaybın duvarlarının arkasına bakıp da öyle konuşur, zannedersiniz” demiştir. Rabbim, bize de bu fıkıhtan bir pey nasip etsin.


Banyo adabı hakkında bilgi verir misiniz?

Banyo yaparken veya gusül abdesti alırken avret yerlerini örtmek ve konuşmamak banyo adabındandır. Ancak gusül geçerli olur.

BANYO ADABI:
1. Banyo yapmadan önce misvakla dişimizi temizlemeliyiz.
2. Banyoya, Allah’ın huzuruna temiz çıkmak gibi, güzel düşüncelerle girmelidir.
3. Sol ayağımızla banyoya girmelidir.
4. Girerken “Bismillahirrahmanirrahim, pisliklerin her cinsinden ve kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demeliyiz.
5. Banyoyu kimsenin göremeyeceği şekilde kapatmalıyız.
6. Hamamda setr-i avrete riayet etmeli ve peştamal giymelidir.
7. İlk girişimizde sağ ve sol omuzlarımızı yıkamalıyız.
8. Suyu lüzumundan fazla israf etmemeliyiz.
9. Banyoda suyun sıcaklığı gibi ürperten hallerde cehennemi düşünmeli, bununla cehennem arasında mukayesede bulunmalıdır.
10. Banyoda konuşmamalı, aşikare Kur'an ve ilahi gibi şeyler söylememelidir.
11. Akşama yakın, akşam ile yatsı arasındaki vakitlerde banyoya girilmemelidir.
12. Banyoda su dökünürken ayakta su dökünmelidir. Oturarak su dökünmemelidir.
13. Banyoda küçük büyük abdest bozulmaz. Peygamberimiz (asv) bu hususta da önemle durur.
"Sizden biriniz banyo yaptığı yere idrar etmesin. Sonra bu idrar ettiği yerden abdest almasın. Vesvesenin çoğu bundan ileri gelir."
14.
Banyo, yıkanan tarafından güzelce temizlenir. Nahoş görüntülere meydan verilmez. Sabun, saç ve pis su artıkları giderilir. Kirli çamaşır asılmaz. Kirli olarak bırakılmaz.
15. Herkesin özel banyo peştamalı olur ve kendi peştamalını kullanır.
16. Banyodan evvel saç, bıyık gibi yerleri uzamışsa düzeltmeli ve kısaltmalıdır.
17. Koltuk altlarında biten tüyleri azami kırk günde bir yolmak veya tıraş etmek müstehaptır.
18. Kasıkları azami kırk günde bir temizlemek sünnettir.
19. Kestiğimiz tırnakları, tüyleri bir parçaya sararak toprağa gömmek veya yakmak en uygunu ise de, çöpe atmanın da bir sakıncası yoktur.


İçine gül, lavanta gibi yağlardan katılmış su ile abdest ve gusül almanın bir sakıncası var mıdır?

Söz konusu maddeler, temiz olmayan bir unsuru içermiyorsa ve suyun rengi, tadı ve kokusu da değişmiyorsa, dört mezhebe göre bunların karıştığı bu suyla küçük ve büyük abdest alınabilir.

Eğer suyun bu üç özelliğinden biri veya hepsi de suyun zorunlu olarak geçtiği yerde bulunan toprak, bitki vb. temiz bir maddeden dolayı değişirse, bu da insanın iradesi dışında ve de korunması mümkün olmadığı veya çok zor olduğu için, bu su da hem pak hem paklayıcıdır.

Eğer soruda yer aldığı gibi, insanların kendi iradeleriyle böyle temiz bir madde suya karıştırılmış, fakat suyun üç özelliği değişmemişse, yine dört mezhebe göre bu su hem temiz hem temizleyicidir. Fakat eğer suyun özelliklerinden biri -tamamen- değişmişse, bu durumda Hanefî Mezhebi'ne göre yine hem pak, hem paklayıcıdır. Diğer üç mezhebe göre ise, paktır, fakat paklayıcı değildir.

Özetlersek, soruda yer alan şekliyle ve suyun özelliklerinden biri tamamen değişmişse, söz konusu su Hanefilere göre gusül ve abdest için kullanılabilir, diğer mezheplere göre kullanılmaz.(krş. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/113-118).


"Şarkı söyleyen kadınlar, kuşlarla oynayan, eteksiz olarak hamama giren, tavla ve satranç oynayan, yolda bir şeyler yemek gibi âdi hareketlerde bulunan kimse, büyük günah işlediğinden, şahitliği geçersizdir." tespiti doğru mu?

Şahitlerin âdil olmaları esastır. Buradaki adalet kavramı ise, sadece büyük günahları işlemekle sınırlı değildir. Küçük de olsa açıktan sıkılmadan bir günah işleyen, şerefini bilmez demektir. Hatta günah olmasa bile, Müslüman bir toplumun örf ve adetlerine göre çok çirkin ve ayıp kabul edilen bir iş yapmak da şahitlik kriterlerini zedeleyebilir. Çünkü, mesele, şahitlerin günahkâr olup olmaması meselesi değil, yalan söyleyip söylememesi meselesidir.

Bir insanın içini bilmeyebiliriz, fakat onun dışa yansıyan tavırlarından şerefine düşkün olup olmadığını, kendine değer verip vermediğini, utanma hissinin fazla olup olmadığını anlayabiliriz.

Kendisine yakışmayan, toplum tarafından kendisine yakıştırılmayan bir hareket, kişinin yalan söyleyebilecek bir mizaca sahip olduğu sonucuna götürdüğü düşüncesinden kaynaklanmıştır. Ve bu adalet için önemli bir referans kaynağıdır. Kuşkusuz bu gibi umursamaz tavırlar, kişiden kişiye değişir. Örneğin bir vali, bir müftü çarşının ortasında türkü, şarkı söylese bu durum bir günah olmayabilir, fakat bu tavrı, onun şerefine düşkün olmadığını gösterir. Aynı şeyi bir sade vatandaş yapsa, onun için bir kusur sayılmayabilir.

Bu prensipler göz önüne alındığında, eskiden şahitliğin reddine bir sebep teşkil eden (başı açık, kısa kollu gezmek gibi) bazı kriterler bugün geçerliliğini yitirmiş denilebilir.

Bu açıklamalar ışığında konuya baktığımızda soruda yer alan “… satranç oynayan kimsenin, yola işemek ve yolda bir şeyler yemek gibi âdi hareketlerde bulunan kimsenin şahitlikleri geçersizdir. Çünkü bunlar büyük günah işlemişlerdir, tespiti doğru mudur?” sorusuna cevabımız “hayır”dır. Çünkü satranç oynamak, yola işemek veya yolda bir şeyler yemek, büyük günah değildir. Fakat bu davranışlar, makam ve mevkiini zedelediği kimseler için şahitliğin reddine bir kriter sayılabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kimlerin şahitliği kabul edilmez?

İmam Şafi Hazretleri, çok fazla eğlence, şarkı ve müzik dinleyenin ve boş hayale kapılanın şahitliği kabul olmaz, demiş midir?

Şahit (Şahid)


Lezbiyenlik haram mıdır? Zina kapsamı içine girer mi? Kur'an’da ve Sünnette lezbiyenliğin haram olduğunun delili var mıdır?

İslam Dini'nde homoseksüellik gibi haram kılınan bir cinsel eylem de Lezbiyenliktir. Kadının kadınla sevişmesi, ilişkisi anlamına gelen bu eylem, kesinlikle haramdır. Lezbiyenlik cinsel bir sapmadır. Bunun haram oluşunda, İslam alimleri arasında ittifak vardır. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 6/66)

Dilimizde bu ayıbı işlemeye "Sevicilik" denilmektedir. Peygamberimiz buyuruyorlar ki:

"İki kadının sürtüşmesi, kendi aralarında bir (nevi) zinadır." (Feyzü'l-kadir, 4/103)


Kaynaklarda daha çok homoseksüellik üzerinde durulmuştur. İmam Azam’a göre homoseksüellik haram olmakla beraber, faillerine zina cezası değil, ta’zir cezası (yargıcın uygun gördüğü bir ceza) verilir.

İmam Malik ve İmam Ahmed bin Hanbel’e göre bunlara -ister evli, ister bekâr olsunlar- evli olana uygulanan zina/recim cezası verilir. İmam Şafii’ye göre ise, normal zina cezası olarak bekâr olana yüz değnek, evli olana ise recim cezası verilir.(bk. a.g.y).

Bu üç mezhebin homoseksüelliğe zina cezasını vermelerini destekleyen hadis rivayetleri vardır.

“Lut kavminin fiilini yapanları gördüğünüzde, fail ile mefulü birlikte öldürün.”(bk. Ebu davud, Hudud, 29; Ahmed b. Hanbel, 1/330; Hakim, 4/395).

Ebu Musa’l-Eşarî’nin bildirdiğine göre Hz. Peygamber (a.s.m) -özetle- şöyle buyurdu:

“Erkeğin erkeğe, kadının kadına yaklaşması zinadır.”(Taberanî’ el-Kebir, 20/198; Beyhakî, es-Sünenu’l-kübra, 8/233; Mecmau’z-Zevaid, 8/102).

Özetlersek, Lezbiyenlik bütün alimlerin ittifakıyla haramdır. Ve yine alimlerin ittifakıyla Lezbiyenlik suçuna -zina cezası değil- ta’zir cezası uygulanır.(bk. el-Mevsuatu’l-Fıkhıyye- Şamile- 2/8559).

Lezbiyen ve homoseksüel gibilerin olduğu bir toplumda yaşamak durumunda kalan Müslümanların, ne yapması gerektiği konusunda Prof. Dr. Hayrettin Karaman'ın tavsiyeleri şöyledir:

Liberal demokratik rejimde, sosyal ve ahlaki çoğulculuğun giderek hakim olduğu, herhangi bir dinin değerlerinin yükselen değerler içinde yerinin azaldığı bir ortamda yaşamak durumunda olan Müslümanlar, başkaca bir zaruret, meşru fayda ve zarar yoksa, kendilerine göre "ayıp ve günah" olanı açıkça yapan, işleyen, uygulayan ve kınanmaları da yasak olan kimselerden uzak yerlerde,
onlarla asgari ilişki içinde yaşamaya çalışırlar.

İslam barış ve müsamaha dini olmakla beraber, her ikisinin de sınırları vardır.

Dindaşları tarafından ayıp ve günah açıkça işlendiğinde Müslümanlar öncelikle bunu, (mümkün oluyorsa, daha kötü bir sonuç doğurmuyorsa) bizzat veya (bu olmuyorsa, vakti geçmiyorsa) ilgili mercilere başvurarak fiilen engellemeye çalışırlar. Bu mümkün değilse öğüt vererek, kınayarak, fiilin kötülüğünü açıklayıp karşı tarafı ikna etmeye çalışarak önüne geçme teşebbüsünde bulunurlar, bu da olmuyorsa o kimselerden uzak dururlar, onları cesaretlendirecek, ayıbı ve günahı tabii hale getirecek davranışlarda bulunmazlar.

Farklı inanç sahipleri Müslümanların topraklarına veya dinlerine karşı (bunlara zarar vermek üzere) savaş açmadıkça onlarla "iyilik ve adalet" çerçevesinde ilişki kurarlar.

Peki bu kurallar liberal, çoğulcu demokratik rejimlerde nasıl işleyecek?

Bu rejimlerde de:

1. İslam'a göre ayıp ve günah olana -şahıslara yönelik olmamak, yalnızca fiil kastedilmek şartıyla- "Bize göre ayıp ve günahtır" demek serbesttir.

2. Kimse kimseyi belli bir yerde (bölge, mahalle, apartman…) oturmaya mecbur edemez; muhafazakâr Müslümanlar, değerlerini en iyi nerede koruyabilirlerse oralarda oturmayı tercih ederler.

3. Kimse kimseyi dost ve arkadaş olmaya mecbur edemez. Muhafazakâr Müslümanlar dostlarını ve arkadaşlarını "açıkça ayıp ve günah" işlemeyenler arasından seçerler. Diğerleriyle -zaruri olanlar dışındaki- ilişkileri ise onları ıslah etme amacına yönelik olur. Asla günaha ve ayıba taviz vermezler, onların tabiileşmesine katkıda bulunmazlar.

4. Mecbur olmadıkça ayıbın ve günahın hukuki kural olmasına ve meşruiyet kazanmasına oy ve destek vermezler.

5. Sivil toplum dayanışmalarında sıra "ayıp ve günahı işleme" hakkına gelince "Bizi bu konuda mazur görün, sizi desteklememiz mümkün değildir" derler, birlikte hareketi evrensel iyilere ve iyiliğe bırakırlar.

6. İnsan hakları belgelerinde "genel ahlaka aykırılık" bir hürriyeti kısıtlama sebebi olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde eşcinselliğin "ahlaksızlık, genel ahlaka aykırılık" bakımından değerlendirilmesi hukuk adamları arasında ihtilafa sebep olmuş, bazıları "Bu ahlaksızlık değildir" demişler, bazıları ise "Ahlaksızlıktır" hükmünü benimsemişlerdir.

Küreselleşmenin, "dini, milli, yerel kültürleri" silip süpürmesine imkan verilmemeli, medeniyetine ve kültürüne bağlı olanlar, kendi kültür değerlerini korumak için tedbir almalı, bu meyanda "Bizim dinimizde ve kültürümüzde ahlaka aykırı olanı, halkımızın genellikle böyle kabul ettiği davranışları" genel ahlaka aykırı olarak değerlendirmeli ve hürriyetlerin kısıtlanmasında bu ilkenin kullanılmasına destek verilmelidir.


Diş etinden çıkan kanı yutmak caiz midir; abdesti bozar mı, oruçlu ise kaza veya kefaret gerektirir mi?

Ağızda biriktiği fark edilen kanı yutmayıp tükürmek gerekir. Ancak elde olmayan sebeplerle yutulmasında bir sakınca yoktur.

Dişlerin kanaması sonucu ağızdan gelen kan, tükürüğe eşit veya daha fazla ise Hanefi Mezhebi'ne göre abdest bozulur; tükürükten az ise abdest bozulmaz.

Aynı şekilde tükürükten fazla olan kanın yutulması, orucu bozar ve gününe gün kaza gerekir; tükürükten az ise oruç bozulmaz.


Büluğ çağına giren ilkokul kız çocuklarını, başörtüsü yasağından dolayı devlet okullarından men edip, eğitimine son vermek doğru bir karar mıdır? Böyle bir durumda nasıl davranılması gerekiyor?

Dinimizin baş örtüsü emri açıktır. Akıl baliğ olan her kadının başını örtmesi farzdır. Başı örtmek veya örtmemek kişisel bir tercihtir.

Kur'an-ı Kerîm'de kadınların örtünmeleri ile ilgili olarak Ahzâb Suresi'nde şöyle buyurulur:

"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mümin kadınlara (dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salmalarını söyle. Onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (Ahzâb, 33/59).

Bu ayetten sonra inen Nûr Suresi'nin 31. ayetinde ise şöyle buyurulur:

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar; ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden görünen kısmı hariç, zînetlerini açmasınlar. Başörtülerini, yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları, babaları, kayınpederleri, oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunan köleleri, erkekliği kalmamış hizmetçiler, yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetlerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz."

Kur'an'daki bu hükümlerin yanında Hz. Peygamber (asv) de, vücut hatlarını belli edecek tarzda, karşı cinsi tahrik edecek şekilde, dar ve şeffaf giyinmeyi yasaklamıştır.

Bu ayetler ve Hz. Peygamber (asv)'in hadislerinden, avret mahallinin namazda olduğu gibi namaz dışında örtülmesinin de farz olduğu, bu uzuvların açılmasının yasaklandığı anlaşılmaktadır.

Örtünmenin zorunlu olduğuna şu âyet de delildir:

"Evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların zinetlerini (bütünüyle) açmaksızın (dış) elbiselerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama iffetli olmaları onlar için daha hayırlıdır..." (Nûr, 24/60)

Ayet, evlenme ümidi olan kadınların avret mahallerini açmalarının günah olduğuna işaret etmektedir. Peygamberimiz (asv), sahâbe, tâbiîn ve daha sonraki nesillerde asırlardan beri örtünme ve başörtüsü uygulana gelmiştir. İslâm dini tesettüre böyle önem vermekle birlikte, örtünmenin şekli konusunda ayrıntıya girmemiş, bunu örf ve âdete bırakmıştır. Böylece her çağda ve her bölgede bu emrin yerine getirilmesine imkan verilmiştir.
Sonuç olarak tesettür evrensel, sürekli bir hüküm; örtünmenin şekli ise yereldir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tesettür ve Türban Özel Dosyası.


Kar ve dolu ile abdest alınır mı?

Kar ya da dolu ile abdest almak:

Kar ya da dolu abdest azasına sürülür de iki ya da fazla damla su meydana gelirse, bu bil-icmâ caizdir. Bu sayıda damla meydana gelmezse, Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre caiz değildir. Ebû Yusuf'a göre caizdir.

Nitekim Zahire adlı kitapta da bu husus açıklanmış ve Fetevâ-i Hindiyye'de buna yer verilmiştir. Ne var ki bu ko­nuda sahih olan görüş ve ictihad, Ebu Hanife ve İmam Muhammed'in görüşüdür. (bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/ 10)


Rızkını masörlükten kazanan birisinin, karşı cinse veya hem cinsinin avret mahalline sağlık sorunları nedeni ile masaj yapması caiz midir? Sağlık için masaj yaptırmanın hükmü nedir? Aldığı ücret helal midir?

1. Öncelikle şunu ifade edelim ki, tedavi etmek gibi bir durum olmaksızın bir başkasının avret yerlerine bakmak dinimizde caiz değildir.

Avret kavramı ise, bir zaruret bulunmaksızın insan vücudunda açılması helal olmayan, namazda ve namaz dışında örtülmesi farz ve başkalarınca bakılması haram olan yerleri ifade etmektedir. Bu bağlamda bir erkeğin avret yeri, göbek ile diz kapağı arasıdır. Kadının erkeğe karşı avret mahalli eller, ayaklar ve yüzü hariç tüm bedenidir. Müslüman kadınların diğer Müslüman kadınlara karşı avret yeri ise, "göbekle diz kapakları arasında kalan" kısımdır. Bu avret sayılan yerlerin zaruret ve ihtiyaç olmadan başkalarına (kadınlara veya erkeklere) gösterilmesi caiz değildir.

Bu itibarla masaj yaptırmak isteyen kişinin, yabancı bir kişiye avret mahallini açması ve baktırması helal olmadığı gibi; o kişiye de bu kısma bakmak ve dokunmak helal olmaz.

Ancak masör bir erkeğin, erkeklerin avret yerleri dışında kalan uzuvlarına masaj yapması caiz olduğu gibi masörlük yapan bir hanımefendinin de, Müslüman kadınların avret yerleri (göbekle diz kapakları arasında kalan kısım) hariç, diğer uzuvlarına masaj yapması caiz. Erkek ve kadıınların karşı cinslere masaj yapmaları ise, caiz olmaz.

2. Avret sayılan uzuvlara sağlık gerekçesi ile zorunlu olarak bir masaj yapılacaksa; bu zaruret ölçüsünde caiz olur.

3. Helal alanlara yapılan masajdan ötürü ücret almak helaldır.


Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre, necasetin yıkanmasında sayı şartı var mıdır?

Hanefî mezhebine göre, görülen necasetin temizlenmesi zann-ı galibe göredir; bu da üç defa yıkamak demektir. Görülmeyen necasetin temizlenmesi de -şayet sıkılabilen türden ise- her defasında ilgili yeri sıkmak suretiyle üç defa yıkamakla olur. Diğer mezheplerde sıkma şartı yoktur.

Malikî mezhebine göre bu konuda sayı şartı yoktur. Necasetin temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkanır.

Şafii mezhebine göre, köpek ve domuzdan bulaşan necasetin yıkanma sayısı -biri topraklı su olmak üzere- yedi defadır. Diğer necasetlerden gözle görülen olanında sayı şartı yoktur. Temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkanır. İdrar gibi kuruduğunda görülmeyen necasetlerde ise, bir defa yıkamak yeterlidir.

Hanbelî Mezhebine göre, köpek ve domuzdan bulaşan necasetin yıkanma sayısı -biri topraklı su olmak üzere- yedi defadır. Diğer necasetler ise -toprak şartı olmadan- yine yedi defa yıkanır.(bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/178-182).


Bir hemşirenin saçı görünmeyecek şekilde boneli fakat boynu açık, diğer yerleri kapalı olarak çalışması caiz midir? Boynu kazak veya streç giyerek kapatması tesettüre uygun olur mu?

Nur Süresi’nin 30. ayetinde, mümin erkeklerin harama bakmamaları, namus ve iffetlerini korumaları emredildikten sonra 31. ayetinde kadınlarla ilgili olarak mealen: “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (bakmaları haram olan şeylerden) çevirsinler, edep yerlerini korusunlar. Kendiliğinden görülen müstesna ziynetlerini açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.” buyurulmakta ve ayetin devamında kadınların kendiliğinden görünmeyen ziynet yerlerini, kimlerin yanında açabilecekleri belirtilmektedir.

Harama Bakmak ve İffeti Korumak:

Görüldüğü gibi bu iki ayette hem erkeklerin hem de kadınların harama bakmamaları, edep yerlerini iyice örtülü tutup, iffet ve namuslarını zina, fuhuş ve onlara sebep olabilecek durumlardan korumaları emredilmektedir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) de “...Gözlerin zinası şehvetle bakmaktır...” buyurarak harama bakmayı, göz zinası olarak nitelemiştir.(1)

Ancak, gözün harama tesadüfen ilişmesinin kasıtlı bakmak hükmünde olmadığı da hadis-i şeriflerde belirtilmiştir.(2)

İslam alimleri, yukarıda mealleri yazılı ayetlere ve konuyla ilgili hadislere dayanarak, erkeklerin ve kadınların, nikahlı eşleri dışında herhangi bir kimseye şehvetle bakmalarının haram olduğu üzerinde müttefiktirler. Tedavi, şahitlik ve evlenme maksadı gibi, zaruret veya ihtiyaç halinde bakmalara, fıkıhta belirtilen şartlar ve ölçüler dahilinde müsaade edilmiştir.

Fitne tehlikesi ve şehvet korkusu olmamak kaydıyla, gerek erkeklerin ve gerekse kadınların, kendi yakınlarından ve yabancılardan kimselere ve nerelerine bakıp bakamayacaklarına dair hükümler delilleri ile birlikte fıkıh kitaplarında mevcuttur.(3)

Örtünme

Nur Suresi’nin 31. ayetinde zikredilen bu emirden sonra kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da, kendiliğinden görünen müstesna ziynetlerin, ziynet yerlerini açmamaları ve başörtülerini yakalarının üzerine salmaları emredilmiştir.

Cahiliye devrinde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teala, bu ayetle, İslam’dan önceki bu adeti kesinlikle mümin kadınların kendiliğinden görünen hariç ziynetlerini, ziynet yerlerini açmamaları ve başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.

Hz. Aişe (R.A.): “Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eyleye, Yüce Allah: ”Mümin kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.” ayetini indirince, onlar eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örttüler.” (4) der.

Yine Hz. Aişe (R.A.) bir gün Ensar kadınlarından sitayişle bahsederken, buna benzer bir ifade ile, başörtüsü emrine nasıl uyduklarını anlatır...(5)

Örtülmesi Gerekli Olmayan Kısımlar

Örtünmesi emredilen, ziynetten istisna edilen ve mücmel olarak geçen “kendiliğinden görünen” ifadesi; ashabdan Hz. Ali, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Enes, Tabiilerden Said b. Cübeyr, Ata, Mücahit, Dehhak, Müctehid imamlardan Ebu Hanife, Malik ve Evzai (Radiyallahu anhum)’nin de dahil olduğu İslam alimlerinin çoğunluğu tarafından; “Yüz ve bilekleri kadar eller.” olarak tefsir edilmiştir.(6)

Örtülmesi Gereken Kısımlar:

Ayetteki “kendiliğinden görünen” mücmel ifadeyi ‘az da olsa’ farklı tefsir eden alimler, kadınların, istisna dışında kalan ziynetlerini ve ziynet yerleri olan saç, baş, boyun, kulak, gerdan, göğüs, kol ve bacakların örtülmesi olarak anlamışlar ve bunlardan herhangi birini açmalarının caiz olmadığı hükmünde ittifak etmişlerdir. (7) Kadınların, bu ziynet yerlerini kimlerin yanlarında açabilecekleri ise, ayetin devamında bildirilmiştir.

Bu ayet-i kerime nazil olunca, yukarıda rivayet edilen hadislerle de sabit olduğu üzere, Ensar ve Muhacir kadınların, eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örtmeye acele etmeleri, Hz. Aişe (R.A.)'nın ablası Esma (R.A.)’nın, ince bir elbise ile Hz. Peygamber (A.S.)’ın huzuruna çıktığı zaman Hz. Peygamberin “Ergenlik çağına gelen bir kadının elleri ve yüzü dışında kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadığını” bildirmesi, yine Hz. Peygamber (asv)’in, bileklerini dört parmak yukarısını işaret ederek “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, ergenlik çağına gelince yüzü ve şuraya kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açması caiz değildir.“ buyurması, söz konusu ayetteki emirlerin vücub için olduğuna, kadınların yukarıda sayılan ziynet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarına delalet etmektedir.

Örtünmenin Gayesi

Dinimizin emrettiği örtünmeden maksat, kadının ziynetini ve ziynet yerlerini eşi veya mahremi olmayan erkeklere göstermemesi ve yabancı erkekler tarafından görülmesine meydan vermemesidir. Bu itibarla örtünün; saçın, ten renginin veya ziynetlerin görülmesine engel olacak kalınlıkta, vücut hatlarını göstermeyecek nitelikte olması gerekir.(8) Bu konuda, yukarıda meali zikredilen hadis-i şerifler dışında, daha çok hadis-i şerif bulunmaktadır.(9)

Ahzab Suresi’nin 60. ayetinde de ”Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle; (evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar.”buyurulmaktadır.

Bu ayette Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafeti ile sokağa çıkmamaları emredilmektedir. Nur Suresi’nin 60. ayetinde ise, yaşlanmış kadınların, 31. ayette örtülmesi emredilen ziynet ve ziynet yerlerini örtmek kaydı ile (manto, pardösü, çarşaf gibi) dış elbiselerini üstlerine almadan dışarı çıkabilecekleri belirtilerek şöyle buyurulmaktadır:

“Bir nikah ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini, (yabancı erkeklere) göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında, kendilerine bir vebal yoktur. Yine de dış elbiseli olmaları, kendileri için hayırlıdır.
Allah işitendir, bilendir."

Netice:

1. Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların gözlerini haramdan korumaları

2. Kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) örtmeleri.

3. Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerini salmaları, Dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslam alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir.

Buna göre boynun da örtülmesi gerekir. Boğazlı kazakla boyun örtülüyorsa bu da caizdir. Örtünün dar olmaması gerekir. Çok belirgin şekilde göğüsler belli olursa bu kıyafet tam olarak tesettürü karşılamaz.

Tesettürle İlgili Hadisler:

1. "Şüphe yok ki Allah, adem oğluna zinadan payını yazdı. (yani onun kendi iradesini kullanarak işleyeceği zina türünü Levh-i Mahfuz’da belirtti, diğer bir yoruma göre şehvet sevgisini onun fıtratına yerleştirdi.) Artık Ademoğlu yazılan payına kesinlikle ulaşır, gözlerin zinası (şehvetle) bakmak, dilin zinası (haramı) konuşmaktır. Nefis de (zinayı) temenni edip şehvetlenir ve ( nihayet ilgili organ bunların ortak isteklerini yerine getirmek suretiyle onu tasdik eder veya arzularını gerçekleştirmekten imtina etmekle onları tekzip eder.” (buyurur).

2. Ashab’dan Cerir bin Abdullah el-Beceli (R.A.) den şöyle demiştir: "Ben Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e (haram) ani bakışın hükmünü sordum. O, bana, gözümü başka yöne çevirmemi emretti."(11)

3. “Ey Ali harama (tesadüfen) bakışın ardından (kasıtlı) olarak tekrar bakma. Çünkü, şüphesiz (tesadüfen olan) birincisi sana (muaf)tır ve (kasıtlı olan) sonuncusu sana muaf değildir.”(12)

4. Hz. Aişe (R.A.): ”Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eyleye, Allah “Mümin kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” ayetini indirince onlar eteklerinden ( bir rivayette en kalın olanı) kesip onunla başlarını örttüler.” der(13)

5. Hz. Aişe (R.A.) bir gün Ensar kadınlarından sitayişle bahsederken buna benzer bir ifade ile başörtüsü emrine nasıl uyduklarını anlatır.(14)

6. Hz. Aişe (R.A.) şöyle demiştir: "Ebubekir (R.A.) ın kızı Esma (ki Aişe validemizin ablasıdır) ince bir elbise ile örtülü olarak Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna girdi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ondan yüzünü çevirdi ve kendi mübarek yüzünü ve ellerini işaret ederek: “Ey Esma, kadın ergenlik çağına ulaşınca vücudunun şurası ve burası dışında kalan yerlerinin görülmesi gösterilmesi) caiz değildir.” buyurdu."(15)

7. Yine Hz. Aişe (R.A.) şöyle demiştir: “Resulullah (S.A.V.) bileklerinin dört parmak yukarısını işaret ederek Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kadın ergenlik çağına varınca yüzü ve şuraya kadar elleri dışında herhangi bir yerini açması helal değildir.” buyurdu."

8. Ebu Hureyre (R.A.) şöyle emiştir: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ateş ehlinden olup, görmediğim iki sınıf insan var: ((birisi) yanlarında bulunan sığır kuyruklarına benzer kamçılarla insanları döven (işkence yapan) bir kavimdir.(Diğeri giyinik, çıplak bir takım kadınlardır...” (17) buyurdu.

Dipnotlar:

1. Buhari, (Çağrı Yay. İst. 1981) Kader, 9 (VII, 714) Müslim (Çağrı Yay. İst. 1981) Nikah, 44 (II, 612, Hadis No: 2152, 2153); Beyhaki, VII,89.
2. Müslim, Adab, 10 (II, 1699, Hadis No: 2159) ; Tirmizi, Edeb, 28 (V, 101, Hadis no. 2777) Ebu Davud, Nikah 44, (II, 609,610. Hadis no:2148,2149), Müsned,IV, 358,361; Darimi( Çağrı Yay. İst. 1981) İstizan, 15 (a. 674); Rikak. 3(s. 694), Beyhaki (1. Baskı. Hind, 1353) VII, 90
3. Serahsi,Mebsut, (Beyrut, 1986) x, 125-165, Nevevi, Minhac (Celaluddin Mahalli’ye ait şerh ile birlikte, II. Baskı, Mısır, 1934)11,206-215, Kasani, Beda’l’us-Sanayi”(Mısır,1328/1910)V, 118-125; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, (Matbaa Amire, İst.)V, 320-329
4. Buhari, Tefsir, Tefsir u Sureti’n-Nur, 13 (V, 13) Ebu Davud, Libas, 33 (IV,3577); Beyhaki, VII, 88
5. Ebu Davud, Libas, 32(IV,356)
6. Taberi, Cami’u’l-Beyan (Beyrut, 1405/1984): X,117-121.
7. Taberi, a.g.e., aynı yer; Fahreddin Razi,Mefatihu’l-Behiyye, Mısır) XXIII, 201,210,Kurtubi el Cami li – Ahkami’l-Kur’an (Lubnan, Darü’l Kitabü’l Arabi)II,I 315-3119. İbnu’l Arabi, Ahkamu’l Kur’an (Lübnan, Darü’l , Ma’rife)III, 365-1376, Serahsi a.g.e. V, 145 165 Celaluddin Mahalli, Şerhu’l Minhac, III, 206 – 215; Kasani. a.g.e., 118-125, İbn Abidin a.g.e., V, 320-329; İbn Hazm, Meratibu’l-İcma, s. 29
8. Serahsi a.g.e. X, 155; İbn Abidin a.g.e., V,320-329
9. Müslim, Libas 34 (II, 1680, Hadis no:2128) Cennet, 13 (II, 2192, Hadis No: 2128);Müsned, II, 356
10. Buhari Kitabü’l-Kader, 8. bab; Müslim aynı kitab 5. bab; Ebu Davud 4. babda, Ebu Hureyre (R.A.) ‘den
11. Müslim Kitabü’l-adab 10 Tirmizi, İsti’zan 61. bab; Ebu Davud, Nikah Kitabı 44. bab; Ahmed, 4/358; Beyhaki 7/90 .. Darimi 2/278, İsti’zan 15
12. Tirmizi, İsti’zan 61 bab, Ebu Davud, Nikah 44. bab, Ahmed 5/351-352; Darimi Rikak 3; Beyhaki 7/90.
13. Buhari Nur Suresinin tefsiri 13. bab, Ebu Davud, Libas Kitabı 32. bab: Beyhaki 88
14. Ebu Davud, Libas Kitabı 33. bab
15. Ebu Davud, Libas Kitabı 33. bab
16. Buhari Kitabü’l-Kader, 8. bab; Müslim aynı kitab 5. bab; Ebu Davud, Nikah 4 babda,Ebu Hureyre (R.A.)den.
17. Müslim Kitabü’l – Adab 10 Tirmizi, İsti’zan 61. bab; Ebu Davud, Nikah kitabı 44. bab; Ahmed. 4/358; Beyhaki 7/90 Darimi 2/278, İsti’zan 15


Yaşlı olan gayri müslim bir bayanla tokalaşmak caiz midir?

Dinimiz, aile müessesesini toplumun en önemli kurumu olarak kabul etmiş, Müslümanların evlenip yuva kurmalarını tavsiye etmiş, insan neslinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için aile yuvalarının korunup yaşatılması üzerinde de önemle durmuştur. Ayrıca kişilerin cinsel ihtiyaçlarının meşru bir şekilde giderilmesini öngörmektedir. Cinsi ihtiyacın giderilmesinin meşru yolu evlenmektir.

İslam dininde, zina haram olduğu gibi, zinaya zemin hazırlayan söz, iş ve davranışlar da haramdır. Kur'ân-ı Kerim'de bu hususta: "Zinaya yaklaşmayın; çünkü o, pek çirkin ve çok kötü bir yoldur." (İsrâ sûresi, 17/32 ) buyurulmaktadır.

Bu konuyla ilgili çeşitli sahih rivayetler vardır:

"Hiç bir erkek yabancı bir kadınla, yalnız baş başa kalmasın..." (Buhârî, Nikâh, 111; Cihâd, 140,181; Müslim, Hac, 424);

"Dikkat ediniz, hiç bir erkek yabancı bir kadınla yalnız başına kalmaz ki, üçüncüleri şeytan olmasın... " (Müslim, Hac, 424; Tirmizî, Radâ',16, Fiten, 7).

Ebu Hureyre (RA)'den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Âdemoğluna zinadan nasibi takdir olunmuştur. O buna mutlaka erişir. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayakların zinası yürümektir. Kalbe gelince o, arzu eder, ister. Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir, ya da boşa çıkarır."
(Riyazü's-Salihin Terceme ve Şerhi, 7/79).

Dil, el, kulak, ayak, kalb ve göz gibi organlara nisbet edilen zina, gerçek zina olmayıp, gerçek zinaya götürücü fiil ve davranışlardır. Gerçek zina yapılmadıkça, bu organların yaptıkları, kendi çaplarında günahtır.

Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, İslâm dini prensip olarak kötülükleri yasak ettiği gibi, ayrıca ön tedbir olarak kötülüğe vesile olan ve onu tahrik eden durum ve davranışları da yasaklamış ve böylece insanla kötülük arasına bir mesafe koyarak kötülük yollarını tıkamıştır.

Sonuç olarak aralarında evlilik caiz olan kadınlarla erkeklerin, bir zaruret olmadıkça birbirleriyle tokalaşmaları caiz değildir. Ancak, yaşları ilerlemiş, cinsel duyguları körelmiş ve kendilerine bakıldığında şehvet duygusu veya tahrik olma ihtimali ortadan kalkmış olan kadınlarla tokalaşmak ve onların elini öpmekte bir sakınca yoktur. Çünkü Hz. Ebu Bekir sütannesinin kabilesini ziyarete gittiğinde yaşlı, ihtiyar kadınlarla tokalaşmıştır. (Merginani, el-Hidaye, Kitabu'l-Kerahiye, 2/ 454).

Dilini dudağını kıpırdatmadan, içinden secde ayetini okumak tilavet secdesini gerektirir mi?

Secde âyetleri okunduğunda, sadece dudakların hareket edip harfler sıhhatli biçimde telaffuz edilmediği takdirde tilâvet secdesi vâcib olmaz. O halde secde âyetinin gizli okunması bu konuda yeterli sebep değildir. Hem okuyanın kendi sesini, hem de yakınında bulunanların onu işitmesi gerekir. (Fetâvâ-yi Kaadıhan.)

Secde âyetinin sonundaki harfi terk edip sadece evvelindeki harfleri okumak da yeterli değildir. Kelimenin tam olarak telaffuz edilmesi lâzımdır.

Buna bir misâl verelim: “Vescüd” yerine “Vescü” okunursa, tilavet secdesi gerekmez ama yanılma/sehiv secdesi gerekir. Çünkü kelimenin sonundaki harf telaffuz edilmemiş ve böylece mâna anlaşılmamıştır. (Et-Tebyin / Zeylai.)

Okumaksızın Sadece Secde Âyetini Yazmak:

Sadece secde âyetini yazmakla tilâvet secdesi vâcib olmaz. (Fetâvâ-yi Kaadıhan - El-Bedayi' / Kâsani.)

Secde âyetini Farsça ya da başka bir dille okumak da tilâvet secdesini gerektirir. Bu sadece okuyan için değil, işiten için de vâcib olur. Ne var ki işiten kimse bunun secde âyeti olduğunu bilmiyorsa, o takdirde tilâvet secdesi gerekmez. (El-Hulâsa) Çoğu fakihlere göre, gerekir. Sahih olan da budur. Çünkü secde âyetinden maksad, secdeye delâlet eden hükümdür. Başka dilde de aynı hüküm câridir. El-Muhit sahibi bu görüşü benimsemiş ve bunda icmâ var demiştir.

Arapça okunduğu takdirde mutlaka tilâvet secdesi gerekir. Ancak özrü olan bir süre geciktirebilir.

Sağır Kimse Secde Âyetini Okursa :

Telaffuzunu sağlayarak okuyorsa, o takdirde işitmese bile yine de tilâvet secdesi gerekir.

Âyetin Hecelenerek Okunması :

Secde âyetini heceleyerek okuyan ve okutan kimseye ve onu dinleyene tilâvet secdesi gerekmez. (Es-Siraciyye - Fetâvâ-yi Hindiyye)

(bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/437-439.)


Peygamberimiz (asv)'in, ben her küçük abdest bozduğumda su ile temizlenmekle emrolunmadım, sözüne göre, küçük abdestten sonra su ile temizlenmek zorunda değil miyiz?

Hz. Âişe (r.anha)'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Resûlüllah (a.s.m.) küçük abdest bozdu. Arkasında su kabı ile ayakta bekleyen Hz. Ömer (ra) (suyu uzatınca), “Bu nedir yâ Ömer?” buyurdu. "Temizleneceğiniz sudur." dedi. Nebi (s.a.v) de cevaben, “Ben her bevledişimde su ile temizlenmekle emrolunmadım. Eğer böyle yapsaydım (ümmetime her abdest bozmadan sonra) su ile taharetlenmek sünnet olurdu.” buyurdu. (Ebu Davud, Taharet 22; İbn Mâce, tahâre 20; Ahmed b. Hanbel, VI, 95)

Hadis-i şerifte geçen, "Taharet yapacağın sudur.” sözündeki "taharet” hem hadesten taharet (abdest), hem de su ile yapılan istincâ (necasetten taharet) manalarına gelirse de, bu kelime ile burada su ile yapılan istincâ (taharetlenmek) kast edildiği kanaatine varmışlardır. Yani "Ben, her abdest bozduktan sonra mutlaka su ile istincâ yapmakla emrolunmadım. Pislik, dışkılığı namaza mani olacak şekilde dağılmadıkça su olmaksızın sade taşlarla da taharetlenebilirim." demektir.

Küçük abdest bozunca mutlaka su ile taharetlenmek zorunlu değildir. Taş ve benzeri şeylerle istincâ etmek de mümkündür. İşte Peygamber Efendimiz (asv) bu durumu ümmetine bildirmek için böyle yapmıştır. Eğer sürekli su ile istinca yapmış olsaydı, her zaman ve her yerde mutlaka su ile istinca yapmanın gerekli olduğu anlaşılabilirdi. Bu da ümmete bir kolaylık değil, aksine bir zorluk olurdu.

"Ben bu işi devamlı yaparsam sünnet olur." cümlesinde geçen "sünnet" lâfzı şu manalara gelebilir:

Uyulması farz olan yol. İmam-ı Nevevî' ye göre bu hadis-i şerifte geçen "sünnet" sözüyle kast edilen mânâ budur. Yani Hz. Peygamber (asv) "Ben bu tahareti devamlı yaparsam, bu sizin üzerinize farz olur. Halbuki yüce Allah kullarına bir güçlük yüklememiştir."(Hacc 22/78) "Bu sebeple ben bunu devamlı yapmıyorum." demek istemiştir.

Sünnet-i Müekkede: Hanefi ulemasından Bezlü'l-Mechûd yazarına göre bu hadis-i şerifte geçen "sünnet" kelimesiyle kast edilen mana budur. Nitekim ulema necaset eseri namaza engel olacak miktara ulaşmadıkça istincanın müstehab (sünnet-i gayr-i müekkede) olduğunda ittifak etmişlerdir.

Sünnet, aslında yol manasına ise de şeriatta "Allah Resulü (asv)'ın, Kur'an-ı Kerim'de olmayan emirleri, yasakları ve teşvikleri anlamına gelir. Bazen sünnetle müstehab kast edilir. Bazen da farz veya vacib olmadığı halde Peygamberimiz (a.s.m.)'in çoğu kez yaptığı ve bizlere tavsiye ettiği işler manasına gelmektedir.

"Ben bu işi devamlı yaparsam sünnet olur." sözü "Ben bir kere böyle su ile taharetlenecek olursam bir daha devamlı su ile taharetlenmem gerekir" anlamına gelebilir. Çünkü Resul-i Ekrem (a.s.m.) bir işi bir kere yapınca artık ona devam ederdi. Münâvî ise, bu görüşe itiraz ederek, "Buradaki taharetten maksat abdesttir" demiştir.

Bazı Hükümler

1. Tuvalet ihtiyacını gideren kimseye, ihtiyacını vermek için avret mahallini görmeyecek şekilde yaklaşmak caizdir.

2. Fazilet sahibi kimselere hizmet etmek caizdir. Hizmet eden kişi kâmil bir kişi de olsa, bu onun kemâline zarar vermez.

3. Hadis-i şerif su bulunsa bile sadece taşla taharetlenmenin kâfi geleceğine bir delildir. (Ancak burada pisliğin namaza engel olacak miktara ulaşmaması gerekir.)

4. Peygamberimiz (a.s.m.)'in sözlerine uymaya itina gösterildiği gibi, fiillerine de uymaya dikkat edilmelidir.

5. Peygamber Efendimiz (asv)'in yaptığı bir işin hükmü kendisi için ne ise, bizim için de odur. Meselâ o iş kendisi için farz ise, bizim için de farz, kendisi için sünnetse, bizim için de sünnet, kendisi için haramsa, bizim için de haramdır. Ancak kendisine has bir fiil olduğuna delil bulunursa, o zaman onun hükmü yalnız kendisini ilgilendirir. Gece farz olarak namaz kılmak, zekât almamak gibi. Bu özel haller "Hasâis" isimli kitaplarda toplanmıştır.

6. Makamı ne kadar yüksek olursa olsun Hz. Peygamber (asv) de kulluk görevi ile mükelleftir.

7. Aksine bir delil bulunmadıkça Hz. Peygamber (asv)'in fiillerine uymak gerekir.

8. Hükmü farz olmasa bile onun sünnetine uymakla memuruz.

9. Başka anlama geldiğini gösteren bir açıklama olmadıkça, mutlak emir farz ifade eder.

10. Hz. Peygamber (asv), ümmetine kolaylık olsun diye, daha iyi olanı bazen terk ederdi.

11. İslâm dinindeki emirlerin temelinde kolaylık vardır. (bk. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 81-83; Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 1/520-521)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hanefi Mezhebine göre, bir dirhem/el ayası kadar olan necasetin namaza engel olmadığı görüşü hangi hadis rivayetine dayanmaktadır? Hadiste, el ayası tabiri geçmiyor mu?


Gusül abdesti nasıl alınır, adabı nelerdir?

Gusülden önce alınan abdest, namaz kılmak için değildir. Guslün adabından olduğu için önce namaz abdesti alınır, sonra gusül abdesti alınır. Gusül abdesti, aynı zamanda namaz abdesti yerine de geçtiğinden, gusül abdestinden sonra tekrar namaz abdesti almaya gerek yoktur. Gusül abdestiyle namaz kılınabilir.

Gusletmek isteyen kimse önce besmele çekerek gusle niyet eder. Ellerini bileklerine kadar yıkar ve üzerinde yapışıp kurumuş bir şey varsa onları temizler. Sonra herhangi bir pislik olmasa bile avret yerlerini ve uyluklarını yıkar. Sonra sağ avucu ile ağzına bolca su alarak iyice çalkalar; bunu üç defa tekrar eder; oruçlu değilse suyun boğazına ulaşmasını sağlar. Sonra yine sağ eli ile burnuna üç defa su çekerek iyice temizler. Bütün bedenini kuru yer kalmayacak şekilde yıkar.

Şayet yıkandığı yere su toplanıyorsa, ayaklan, abdest alırken değil gusülden çıkarken yıkar. Abdest aldıktan sonra, önce başına, sonra sırayla sağ ve sol omuzlarına üçer defa su döker. Her defasında vücudun her tarafını iyice oğuşturur. Hiçbir yerinin kuru kalmaması için dikkat eder. Bunun için saçlarının, sakallarının diplerine, göbeğinin içine suyun ulaşmasını sağlar.

Eğer vücudunun bir yerinde, herhangi bir yaradan dolayı ilaç veya sargı varsa ve fazla su bunlara zarar verecekse, bunların üzerinden suyu hafifçe geçirmekle yetinir; bu da zarar verirse sadece eliyle üzerini mesheder.

Sübhanallah nedir?

Sübhanallah, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakk'ın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.

Sübhanallah; yaratılan varlıkların, Allah'tan uzak olduğunu ifade eder. Yani; Allah yaratılan hiç bir varlığa, hiç bir şekilde benzemez; ne zatıyla ne esmasıyla ve nede sıfatlarıyla. Yaratan ve yaratılan arasındaki fark kadar birbirinden uzaktır.


Şafi Mezhebine göre, boya ve yapıştırıcı gibi maddeler bulaştığında gusül ve abdestte ne yapmamız gerekir?

- Bilindiği gibi, bir madenin suyu geçirip geçirmemesi, teknik bir meseledir. Ancak şunu söyleyebiliriz ki; eğer bir madde suyla temizlenip çıkıyorsa, bu madde suyu geçiriyor demektir. Kına gibi katman oluşturmayan boyalar asr-ı saadetten beri kullanıla gelmiştir. Kınanın bir anda suyla giderilmediği de bilinmektedir.

Demek ki, bir madde belli bir süre içinde de olsa, sonuç olarak suyla giderilebiliyorsa, bu özellik, o maddenin suyu geçirdiği şeklinde kabul edilmiştir. Oje gibi suyla giderilmeyen ve deri üzerinde katman oluşturan maddeler su geçirmiyor.

- Çalışırken zorunlu olarak ellerimize sürülen maddeleri bir temizleyici ve suyla gidermeye çalışacağız, buna rağmen tamamen çıkmazsa bu af kapsamına girer. Çünkü, bu tür kirlenmeler bir zaruret sonucu oluşmuştur. “Dinde zorlama yoktur. Din kolaydır” gibi İslam prensiplerinin gereği de budur.


Küçük bebeklerin ağız dolusu kusmuğu da büyüklerin ki gibi ağır necaset midir?

Küçük bebeklerin ağız dolusu kusmuğu da büyüklerinki gibi ağır necasettir. (bk. Cezerî, el-Fıkhu ala’l-mezahibi’l-arbaa, 1/13-14).

İlave bilgi için tıklayınız:

Namaza engel olan necaset konusunda bilgi verir misiniz?


Gusül abdesti alırken namaz abdesti almak...

Hanefi Mezhebi'ne göre ellerin avret mahlline değmesinden dolayı abdest bozulmaz. Bahsettiğiniz durumda tekrar namaz abdesti almanıza gerek yoktur. Gusülde namaz abdesti almak sünnettir. Namaz abdesti almasanız da gusül abdestiyle namaz kılabilirsiniz. Gusül abdesti, aynı zamanda namaz abdesti yerine de geçer.

Guslü, dar ve geniş zamanda olmak üzere iki türlü almak mümkündür:

1. Suyun azlığı, soğukluğu, vaktin müsaadesizliği gibi hallerde, acele olarak yapılan gusülde evvelâ ön ve arka taraftaki kirler giderilir. Sonra üç defa ağıza, üç defa buruna su çekilerek içlerinde kuru yer kalmaması temin edilir. Bundan sonra da baştan, sağ ve sol omuzlardan dökülen su ile bedenin tamamı yıkanıp ıslatılır. Kuru yer kalmadığı anda, gusül yapılmış olur. Bu, dar ve sıkışık anlarda ve sadece guslün farzları yerine getirilerek yapılan gusüldür.

2. Müsait zaman ve mekânda yapılan gusülde ise, yine edeb yerleri yıkandıktan sonra, evvelâ, namaz abdesti gibi güzelce bir abdest alınır. Önce baştan, daha sonra ise sağ ve sol omuzlardan sıra ile üçer defa su dökülür. Her döküşte bedenin tamamı bir güzel ovalanır, mânevî kirlerin yanında maddî kirlerden de temizlenmeye çalışılır. Bu arada vücutta iğne ucu kadar kuru yer kalmamasına itina gösterilir. En sonunda da, kirli suların döküldüğü yere basan ayaklar, son olarak tekrar yıkanıp çıkılır.

Guslün her iki halinde de, şart ve farz olanı ağız ve burun içi ile bedenin tamamında kuru yer kalmamasıdır. Bu yapıldıktan sonra, gusül yerine getirilmiş, mânevî ve maddî temizliğe kavuşulmuş olunur.


Allah, bileklerini keserek intihar eden bir kişi için, kulum bana gelmekte acele etti ama ben ona cenneti haram kıldım, buyurmuş. Buna göre intihar eden kimseye cennet haram mıdır?

Soruda geçen konuyu bize haber veren Hadis meali şöyledir:


"Geçmiş kavimlere mensup bir adamın bir yarası vardı. Adam ızdırabına dayanamayıp bileklerini bıçakla kesmiş ve kan kaybından ölmüştü, bunun üzerine Allah (c.c.); 'Kulum bana gelmekte acele etti ama ben ona cenneti haram kıldım.' buyurdu."
(Buhari, Enbiya 50).


Bu ve benzeri rivayetlerden anlaşılan o ki, bu kişiler intihar ediyorlar. İntihar ise en büyük günahlardan biridir. Daha sonra tövbe imkânı da olmadığı için diğer günahlardan daha risklidir. Bu gibi rivayetlerde yer alan ifadeler insanları uyarmaya yönelik caydırıcı bir irşat üslubu kullanılmıştır. Terhip denilen bu gibi uyarı üsluplarında ifade edilenler, herkes ve her zaman için değildir.

Hadiste geçen ifadelerin açıklaması şöyledir: İntihar edenler eğer o anda imansız gitmiş ise, diğer imansız gidenler gibi asla cennete giremez, çünkü cennet kâfirlere haramdır. Yok eğer, imanla gitmişse ve cezalandırılmışsa cehennemde cezasını çektikten sonra cennete gidecektir. Şayet, o intihar esnasında kişi Allah tarafından mazur görülmüş ve affına mazhar olmuş ise, o kişi doğrudan cennete gidebilir. Hüküm Allah’ındır ve Allah’ın hükmü mutlak âdildir.

İşte hadiste insanları bu çok tehlikeli ve de büyük bir günahtan sakındırmak için “intihar edenlerden bazıları imansız ölecekler ve cennet onlara haram olur” manasını o tarz bir ifadeyle vurgulanmıştır.

Ayrıca “cennet ona haramdır” ifadesini, “ceza çekmeden doğrudan cennete girmek ona haramdır” şeklinde de anlamakta bir sakınca yoktur. Zira imanla kabre giren kimse -suçu ne olursa olsun- sonunda cennete gireceği hususu, İslam alimlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden Ehl-i sünnetin temel inançları arasındadır.

Şu bir gerçektir ki can ve beden insana emanet olarak verilmiştir. İnsan bu emanetleri korumakla görevlidir. Aksi halde emanete hıyanetlik etmiş ve büyük bir vebal altına girmiş olur. Allah, her hangi bir cana kıymayı bütün insanlığın canına kıymak olarak ifade buyurduğu gibi (bk. Maide, 5/32), “Kendinizi öldürmeyin” (Nisa, 4/29) ayetiyle insanın kendi canına kıymasını da kesinlikle yasaklamıştır:

İntihar hakkında Peygamber Efendimiz (sav) de pek çok ikazlarda bulunmuş ve Müslümanları buna tevessül etmekten şiddetle men etmiştir:

İntihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. Hadis-i şeriflerde "Kim kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle öldürürse, cehennem ateşinde kendisine onunla azap edilir." (Buhâri, Cenâiz, 84).

"(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur)." (Buhârî, Cenâiz 84).

"Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse, cehennem ateşinde de ebedi olarak böyle görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devamlı ceza çeker."
(Müslim, Iman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz, 68).

Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber (asv) tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman'ı izlemiş ve O'nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî, Kader, 5; Müslim, Iman, 179). Kuzman'ın ölüm şekli Allah Resulu (asv)'e iletilince şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir." (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, Iman, 179).

Bir Müslüman bilir ki bütün bu hayat geçici bir imtihan yeridir. Allah Teala Mülk suresinin ikinci Ayeti Kerimesinde "O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de dirimi de takdir edip yaratandır." buyurarak bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğunu belirtmiştir. Buna göre hareket eden ve bir gün mutlaka vadesinin biteceğine inanan herkes, güzel işler yapmak suretiyle ebedi ve sonsuz olan Ahiret yurduna hazırlık yapar. İşte bu, büyük bir inanç, azim ve kararlılığı gerektirir. Böyle bir düşünce sahibi olan hiç bir kimse fani olan bir dünya için kavga etmez. Geçici olana kanıp ve aldanıp da hiç bitmeyecek olan bir dünyayı göz ardı etmez. Bu inanç, sıkıntı ve kederde olan insanlara da büyük bir rahatlama ve moral desteği sağlar. Çünkü sıkıntıda olan insan bilir ki bunların hepsi geçici ve bunlarla biz imtihan oluyoruz:


“Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman: "Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz." derler."
(Bakara, 2/155-156)


Sabrederek kazanmak varken, bir anlık öfkemize yenilip intihar gibi olaylara teşebbüs ederek hem bu dünyamızı, hem de ahiretimizi kaybetmeyelim...


Şafii Mezhebi'ne göre gusül abdesti nasıl alınır?

Gusül abdesti alırken kıbleye dönülmez. Her yeri üçer defa yıkamak ise sünnettir.

Vücudun ilk yıkanılması gereken yerini yıkamaya başlarken, "Guslün farzını edaya niyet ettim" veya, "Cünüplüğü gidermeye niyet ettim" ya da, "Namazın farzını mübah kılmaya niyet ettim" diyerek niyet edilir. Sadece yıkanmaya, temizlenmeye niyet etmek yeterli olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şafi Mezhebi'ne göre gusül abdesti nasıl alınır ve guslü gerektiren durumlar neledir?


Cünüp iken namaz kılmanın ve camide bulunmanın hükmü nedir?

Üzerlerine gusül farz olanlara, gusletmeden önce haram olan şeyler şunlardır:

1) Namaz kılmak.
Bir âyet olsa bile, Kur'an niyeti ile Kur'an okumak. Hamd ve dua ile ilgili âyetleri, dua ve zikir niyeti ile okumak caizdir. Cünüb veya âdet halinde olan bir kadının dua niyeti ile Fatiha Suresini okuması caizdir.

Yine bu durumda olan kimsenin çocuklara Kur'an âyetlerini kelime kelime öğretmesi de caizdir. Şehadet kelimesini söylemek, tesbih ve tekbir getirmek yine caizdir.

2) Kur'an-ı Kerime, bir veya yarım âyet olsa bile, el sürmek ve Mushaf-ı Şerifi tutmak haramdır. Ancak Kur'an'a yapıştırılmamış olan bir kılıf, bir mahfaza ve sandık içinde onu taşımak ve onu dış taraftan tutmak caizdir.

3) Kâbe'yi tavaf etmek ve bir zorunluluk olmadığı halde bir mescide girmek veya içinden geçmek. Fakat zaruret hali olursa, geçilebilir.

Bir kimsenin evinin kapısı, mescidin içine doğru açılsa ve evine girip yıkanmak için mescit içinden geçmek zorunda kalsa, o kimse mescit içinden geçerek evine girer ve yıkanır. Bu bir mecburiyet halidir.


Kadına ilk bakıştan sonraki bakışlar caiz değildir. Tanıdık birisine benzettiğimiz kadının o kişi olup olmadığını öğrenmek için birden fazla bakmak bizi mesul eder mi?

İnsanın kendisine yabancı olan kadınla, kadının da kendisine yabancı olan erkekle münasebeti sınırlıdır; belli ölçülere tâbidir. Rabbimiz mümin erkek ve kadınlara şöyle buyurur:

“Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar...”1

Bu âyetlerde açık bir şekilde, mümin erkeklerin kendilerine yabancı olan nâmahrem kadınlara, kendilerine nikâhları düşen hanımlara; kadınların da kendilerine yabancı olan erkeklere bakmamaları bildirilmektedir.

Yasaklanan bu bakışın sınırı ve mahiyeti nedir, nasıl olacaktır? Âyetin geçen “gözleri kapamaktan” maksat, gözleri kapatıp başı yere eğerek yürümek, dolaşmak değildir. Zaten bu şekilde davranmak da mümkün değildir. Bir insan tâbiî olarak karşılaştığı erkeği ve kadını görür, bakar. Ancak burada anlatılmak istenen husus, karşı cinse şehvetle, cinsî bir duygu besleyerek bakmaktır. Şehvetle bakmanın ölçüsü de, devamlı olarak birkaç sefer bakıp durmaktır.

Bu ölçüyü de Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.)'den öğrenmekteyiz. Bu hususta Hz. Ali (ra)’e şöyle buyurmuşlardır:

“Yâ Ali, arka arkaya bakma! Birinci bakış hakkındır, fakat ikinci bakışta hakkın yoktur.”
2

Karşı cins insanın gözüne iliştiği zaman, gözlerini ayırmadan bakıp durmamalı, başını çevirmeli. Böylece şehvetle bakma sınırına da yaklaşmamış olur.

Allah insanın kalbindeki niyetini bilir. Bu bakımdan hangi niyetle baktığımız önemlidir. Tanıdık gelen birisinin o olup olmadığı hususunda kanaat getirmek için bir kaç defa bakmak inşallah mesul etmez.

1. Nur Sûresi, 30-31.
2. Ebû Davud, Nikâh: 43; Tirmizi, Edeb: 28.


Abimin umredeyken eşine, sen bana burada anamın sırtı gibisin, demesi kefaret gerektirir mi?

Ağabeyinizin “burada” demesi onun gerçekten bir “zihar” yapmadığını, sadece umre münasebetiyle kutsal topraklarda bulunduğu sürece eşine yaklaşmayacağını ifade etmek istemiştir. Bu sebeple bunun kefareti gerektiren bir “zihar” konusu olduğunu düşünmüyoruz. Yalnız böyle maksadını aşan ifadeleri kullanmaktan her zaman sakınmak gerekir.

Bununla beraber, “zihar” muvakkat ve süresiz olmak üzere iki şekilde yapılabilir. Süresiz olan “zihar”da bilindiği üzere kefaret verdikten sonra ancak hanımına yaklaşabilir, yoksa günahkâr olur. Muvakkat ziharda ise kişinin hanımına “Sen bana bu gün, bu ay veya bu yıl anamın sırtı gibisin” şeklinde bir ifade kullanmasından doğan bir sorumluluktur. Böyle bir zihar, -Malikîler dışında kalan- üç mezhebe göre ifade edilen süre bittikten sonra, herhangi bir kefarete gerek olmadan normal ilişkiye devam edilebilir.

Buna göre, faraza ağabeyinizin söylediği sözler bir zihar kabul edilse bile, “burada” sözcüğü, bunu “muvakkat bir zihar” çerçevesinde değerlendirilmesini gerektirir. O halde kutsal topraklarda olduğu sürece hanımına hiçbir şekilde yaklaşmaz, o topraktan memleketine döndüğünde bu zihar işi kendiliğinden sona ermiş olur.(kr. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 7/620).

İlave bilgi için tıklayınız: ZİHAR


Gözle zina abdesti bozar mı veya belli bir sınırı var mıdır? Namaz kılmak için yalan söylenir mi?

1. Namaz, dinimizin ifâsını emrettiği ibadetlerin en önemlisidir. Kelime-i şehâdetten sonra, İslâm binasının üzerine kurulduğu beş esastan birincisidir. Akıllı ve erginlik çağına ulaşan her Müslümana, istisnasız farzdır. Farziyeti Kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Terkedilmesi ve -geciktirmeyi câiz kılan meşru bir mazeret bulunmaksızın- vaktinde edâ edilmeyip, kazaya bırakılması, en büyük günahlardan biridir. Bu itibarla, her Müslümanın beş vakit namazını vakti içinde edâ etmesi; geciktirmeyi caiz kılan meşru bir mazeret olmadıkça, hiçbir vaktin namazını kazaya bırakmaması gerekir.

Bilindiği üzere, beş vakit namaz ve Ramazan orucu gibi, edâsı belirli vakitlere bağlanmış olan ibadetlerde; hem ibadetin ifası, hem de emrin belirlenen zaman içinde yerine getirilmesi olmak üzere iki ayrı mükellefiyet söz konusudur. Bu tür ibadetleri, dinimizin tayin ettiği vakti içinde eda edenler, her iki mükellefiyeti birden yerine getirmiş olurlar. Vaktinde edâ etmeyip, daha sonra kaza edenler ise, bu iki sorumluluktan sadece birini yerine getirmiş olurlar.

İslâmî hükümlere göre, hiç kimse gücünün yetmediği bir şeyi ifâ ile mükellef olmaz ve bundan dolayı sorumlu tutulmaz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de (Bakara, 2/286); "Allah kişiyi ancak gücünün yettiğinden sorumlu tutar..." buyrulmuştur.

Bu itibarla, bir ibadeti meşru bir mazeret sebebiyle vakti içinde edâ edemeyip, daha sonra kaza eden kişi dinen sorumlu olmaz. Fakat meşru bir mazeret olmadığı halde namazlarını vaktinde edâ etmeyenler, daha sonra bunları kaza etmekle emri, vakti içinde yerine getirmeme sorumluluğundan kurtulmuş olmazlar. Bu gibilerin ayrıca tövbe ve istiğfarda (günahlannın affı için niyazda) bulunmaları ve bu sorumluluğu telâfi edecek iyi işler ve nâfile ibadetler yapmaları gerekir. (1) Nitekim Kur'an-ı Kerim'de (Hûd, 11/114): "İyilikler kötülükleri (günahları) giderir." buyrulmuştur.

Namazın terki için, dinimizde hiçbir mazeret yoktur. Geciktirilmesi (kazaya bırakılabilmesi) için dinin meşru saydığı mazeret ise, unutma ve uyku gibi şuur dışı haller ile o anda (vakti içinde) edâ edebilme imkanının bulunmayışından ibarettir.

Söz gelimi, Ramazan'da seferde veya savaşta olan bir kimse, -oruç tutma imkanı olsa bile- orucunu kazaya bırakabilir; bundan dolayı günahkâr olmaz. Fakat edâ imkânı varsa fiilî savaş hali bile, namazı kazaya bırakmayı meşru kılan bir mazeret değildir. Çünkü namaz, kişiye daima ilahî mürakabe altında bulunduğunu hatırlatarak, onu her türlü kötü davranıştan koruduğu gibi; her durumda kolayca edâ edilebilen bir ibadettir. Abdest alamayanın teyemmümle, ayakta duramayan veya oturamayanın yattığı yerde, sadece başı ile ima ederek namazını edâ etmesi müınkündür.

O halde, aklı başında ve edâ imkanı olan bir Müslümana namazı kazaya bırakmak için meşru bir mazeret, söz konusu değildir. Bu itibarla, bir namazı kaza etmekle borç ödenmiş olursa da, mazeretsiz vaktinde edâ etmemenin sorumluluğu kalkmış olmaz.

İş yerinde namaz kılmaya müsade edilmiyorsa gizli olarak kılınır. Sadece farzını dahi olsa vaktinde kılmak gerekir. Zor durumlarda sünnetler terkedilebilir.

2. Harama bakmak zina olmasa da büyük günahtır. Bununla beraber abdesti bozmaz.


3. Namaz kılmak için de olsa yalan söylemek caiz değildir. Ancak kişi doğruyu söylemesi zarar verecekse ya susmalı ya da yalana girmeden kinayeli ifadeler kullanmalıdır.


Maliki Mezhebi'ne göre özürlü bir kimse abdestini vakit girdikten sonra mı alması gerekiyor, yoksa vakit girmeden de alınabilir mi?

Malikilere göre;

Bir kimsede, idrar, gaita, istihaza, yellenme hastalığı gibi, sürekli bir akıntı olursa bu kimse özürlü sayılır. Bu sürenin ölçüsü ise, en az bir vakit namazın yarısına tekabül edecek bir zaman dilimidir.

Özürlü kimsenin, böyle devam eden bu özrü şayet namaz vaktinin başında biraz duruyorsa, namazını hemen vakit girer girmez kılması, yok eğer özrü namaz vaktinin sonlarına doğru -bir süreyle de olsa- ortadan kalkıyorsa, namazını o zamana ertelemesi vaciptir.

Özürlü kimsenin söz gelimi, hastalıktan ötürü devam eden idrarından veya diğer akıntılardan dolayı abdesti bozulmaz. Bu sebeple özürlü kimsenin her namaz için abdest alması vacip değil, müstehaptır.

Ancak hastalıktan değil de normal idrarını yaparsa abdesti bozulur. (bk. el-Fıkhu’l-İslamî, I/290-291).

Özür süresi bir vaktin yarısı veya daha fazlasını kapsıyorsa, her namaz için abdest almak müstehap ise de, şayet bu özür namazın bütün vaktini kaplayacak şekilde devam ediyorsa, abdest almak artık müstehap da olmaz.(bk. Şeyh Derdîr, eş-Şerhu’l-kebîr, 1/117).

Özürlü kabul edilen kimsenin her namaz için abdest alması gerekmediği gibi, ilgili hastalıktan ötürü kendisine bulaşan pisliği yıkaması da şart değildir.(bk. Fıkhu’l-İbâdât-şamile-, 1/139).

Şafilere göre;

Kendisinde akıntı görülen özürlü kişi, akıntı yerini tıkayıp bağlayarak ko­runmalıdır. Bu tedbiri aldıktan sonra abdest alır. Daha sonra yine akıntı görürse bunun namaz ve diğer ibadetleri eda etmeye bir zararı olmaz. Bu durum­daki bir insanın abdestinin, ibadetleri eda etmeye elverişli olması için şu şart­ların tahakkuk etmesi gerekir:

1. Abdestten önce istincâ (taharetlenme) yapılmalıdır.

2. İstincâ yapılır yapılmaz yukarıda anlatılan korunma önlemi alınmalı, ar­dından hemen abdest alınmalıdır.

3. Abdest organlarından biri kurumadan hemen diğerini yıkamaya baş­lanmalı.

4. Abdest alındıktan hemen sonra namaza durulmalıdır. Çünkü abdest­ten sonra başka bir işe koyulma durumunda alınmış olan abdest artık geçer­siz olur. Ancak abdest alındıktan sonra camiye gitme gibi namazla ilgili bir işe başlanırsa, bunun abdeste pek zararı olmaz. Aynı şekilde abdestten sonra cemaati veya cuma namazını beklemenin de abdeste zararı olmaz.

5. Yukarıda sayılan fiiller, namaz vaktinin girmesinden sonra yapılmalıdır. Vakit girmeden önce yapılan istincâ ve alınan abdestin geçerlilikleri yoktur.

Özürlü kimse mezkûr şartlar çerçevesinde aldığı abdestle sadece bir farz namaz kılabilir. Her farzı kılmak için, bu sayılan işleri yeniden yapmalıdır. Ama bu abdestiyle kıldığı farz namazın yanı sıra dilediği kadar nafile namaz da kılabilir. Nafileleri farzdan önce kılmakla farzdan sonra kılmak arasında bu abdestin geçerliliği bakımından bir fark yoktur.

Hanefîlere göre;


Özürlüler namaz vakti girince abdest almalı­dır. Bu abdestle müteakip namazın vaktine kadar diledikleri miktarda farz ve nafile namaz kılabilirler. Özürlünün öğle namazı girmeden aldığı abdest de geçerlidir. Özellikle cuma namazları için büyük bir kolaylıktır.


Oje abdeste mani mi? Gusül abdesti aldıktan sonra sürülen oje ile beraber, daha sonra normal namaz abdesti alınıp namaz kılınabilir mi?

Oje gusle ve abdeste manidir. Bu bakımdan abdest alınacağı zaman ojenin giderilmesi gerekir.

Abdest alırken, yıkanması gereken uzuvlardan birinde kuru yer kalırsa, abdest sahih olmaz. Gusülde ise vücutta, suyun ulaşabildiği her yerin yıkanması gerekir.

Bu itibarla, abdest veya gusül alacak kimsenin, yıkanması gereken uzuvlarında, suyun altına ulaşmasına engel olacak bir tabaka bulunmamalıdır. Oje gibi vücut üzerinde tabaka oluşturup da suyun bedene ulaşmasına mani olanlar abdest ve gusle manidir. Abdest veya gusülden önce bunların çıkarılması gerekir.

Buna karşılık, tabaka oluşturmayan saç boyası, kına gibi makyaj malzemeleri abdest ve gusle engeli değildir.

Abdest alındıktan sonra tırnaklara oje sürülürse namaz kılınabilir. Abdestin bozulması halinde, ojeyi giderip abdest alınması gerekir.


Abdestli iken, çıplak elle avret mahalline dokunmak abdesti bozar mı? Çocuğun altını temizleyen annenin abdesti bozulur mu?

Hanefi Mezhebi'ne göre çıplak el ile avret mahalline dokunmak abdesti bozmaz.

Ancak Şafii Mezhebi'ne göre tenasül uzvuna ve İmam Şafii'nin cedid (yeni) görüşlerine göre dübür halkasına elin iç kısmıyla dokunmak abdesti bozar.

Ümmü Habibe'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asv):

"Her kim tenasül uzvuna veya fercine dokunsa, abdest alsın.'' (Nesai, Gusl 30) buyu­rur. Hadisteki "ferc" kelimesi hem erkeğin hem de kadının cinsel organıdır.

Buna göre, kişinin kendi cinsel organına veya dübür halkasına elinin iç tarafıyla dokunması abdesti bozduğu gibi, küçük yaşta da olsalar başkalarınınkine dokunmak da aynı şekilde abdesti bozar. Bunda herhangi bir yaş sınırı olmaksızın abdesti bozar. Ancak bu durumda dokunulan kişinin değil, dokunanın abdesti bozulur.

Kişinin, testislerini (husyelerini) ellemesi ile abdesti bozulmaz.

Şu halde, Şafii Mezhebi'ne mensup bir anne, bebeğinin altını temizlerken, çıplak elinin içi ile bebeğinin ön veya arkasına değerse ab­desti bozulur. (bk. Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi, Ravza Yayınları: 99-100)


Gusül abdesti almayan birinin yaptığı yemek yenir mi?

Gusül abdesti olmadan yapılan yemeğin yenmesi de caizdir.

Cünüp olanların yaptığı bazı şeyler vardır ki, bunlar kendileri için mubahtır. Ancak en kısa zamanda gusül almak iyidir. Özellikle bir namaz vakti geçirmeden yıkanmak ise farzdır. Bununla beraber cünüp olarak yemek içmek, uyumak haram değildir. Konuyu haram ve helal noktasından değerlendirmek böyledir.

Cünübün uyuması:

Gudayf ibnu'l- Haris şöyle anlatıyor: "Hz. Âişe'ye: "Rasulullah (s.a.v.) cenabetten gecenin başında mı yıkanırdı, sonunda mı?" diye sordum. Hz. Âişe (r.a.) şöyle cevapladı: "Bazen başında, bazen de sonunda yıkanırdı." Ben: "Allahuekber! Bu konuda genişlik veren Allah'a hamd olsun." dedim."(1)

Hz. Aişe (r.a.)'nin bir rivayeti de şöyledir:"Rasulullah, cünüpken uyur ve suya hiç dokunmazdı."(2)

Hz. Ömer, geceleyin cünüp olduğunu (ne yapacağını) sordu. Rasulullah (s.a.v.): "Abdest al, uzvunu yıka, sonra uyu"dedi.(3)

Bu delillere göre, cünüp olan kimsenin uyumadan önce abdest alması daha uygundur. Bu arada şunu da unutmadan söylemek gerekir. Bu uyuma işi namaz vaktinin geçirilmemesi şartına bağlıdır.

Cünübün yemesi ve içmesi:

Cünüpken insanların yeme ve içmesinin nasıl olacağını yine Rasulullah (s.a.v.)'ın sünnetinden öğrenelim. Rasulullah (s.a.v.), cünüpken yemek ve içmek istediğinde ellerini yıkar ve sonra yer içerdi.(4) "Peygamber (s.a.v.), cünüpken yemek yemek veya uyumak istediği zaman abdest alırdı."(5)

Cünüp olan kimsenin yemek içmek için sadece ellerini yıkaması yeterlidir, ancak abdest alması daha iyi olur.

Cünüp olan kimseyle oturmak:

Cünüp olan kimse diğer insanlarla oturabilir. Ancak dinimizce uygun olan hemen yıkanmasıdır. Ebu Hureyre (r.a.)'nin anlattığına göre, Rasulullah (s.a.v.), Medine sokaklarından birinde kendisine rastlamıştı. Ebu Hureyre bu sırada cünüp olduğu için, Rasulullah (s.a.v.)'in yanından sıvışıp gitti ve yıkandıktan sonra da geldi. Rasulullah (s.a.v.) onun geldiğini görünce sordu: "Ey Ebu Hureyre, neredeydin?" O da cevab verdi: "Ben cünüp idim, pis pis yanınızda oturmak istemedim." Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi: "Sübhanallah! Müslüman pis olmaz."(6)

Cünüp olana dokunmak:

Cünüp olan kimseye dokunmanın hiçbir sakıncası yoktur. Bu konuyla ilgili olarak şu hadisi delil olarak gösterebiliriz:

Huzeyfe bin el- Yemân, bir gün Rasulullah (s.a.v.) ile karşılaştı. Peygamberimiz onunla musafaha etmek için ona doğru elini uzattı. Huzeyfe cünüp olduğunu söyledi. Rasulullah (s.a.v.) de bunun üzerine şöyle dedi: "Mü'min necis olmaz."(7)

Cünüp olan kimselerin yukarıda zikrettiğimiz şeyleri belli ölçüler içinde yapmasında bir sakınca yoktur. Yani cünüp olanın yemesi, içmesi, uyuması, toplum içinde bulunması mubahtır. Ancak mü'minin hem maddî hem de manevî olarak her zaman temiz olması gerekir.

Üzerindeki yükleri, ağırlıkları kaldırıp atması lazımdır. Bunun için ilk fırsatta, geciktirmeden gusül abdestini almak en iyisidir. Su bulunamadığı takdirde teyemmüm alarak bu yükten kurtulmak mümkündür. Teyemmümle ilgili bilgi almak için ilmihallere bakmanız yeterlidir.

Sonuç olarak, gusüle ihtiyacı olan erkek veya kadın her Müslümanın, zaman geçirmeden bu işi yapması en doğru harekettir.

Yine çocuklara bu konuda (guslün alınışı) bilgi vermek, gusül gerektiren hallerle ilgili bilgilenmelerini sağlamak için yeterli kitab ve kaynak eserin temin edilmesi, çocukların eğitimi açısından yararlı olacaktır.

Dipnotlar:

1. Buhârî, Gusl 25, 27; Müslim, Hayz 21; Ebu Dâvud, Tah3aret 88, 90, Salât 343; Tirmizî, Taharet 87; Nesâî, Taharet 163, 164,165, Gusl 4, 5; Muvatta, Taharet 77
2. Ebu Dâvud, Taharet 88,90
3. Buhârî, Gusl 25,27; Müslim, Hayz 25; Ebu Dâvud, Taharet 87; Nesâî, Tah3aret 167; Tirmizî, Taharet 88; Muvatta, Tah3aret 76
4. Nesâî, Taharet 163-166
5. Nesâî, Taharet 163
6. Buhârî, Gusl 23, 24; Müslim, Hayz 115; Ebu Dâvud, TahSaret 97; Timüzî, Taharet 89; Nesâî, Taharet 172
7. Nesâî, Taharet 172


Kötü niyetli dört kişi zina iftirasında bulunursa recm uygulanır mı?

Zina suçuna biçilen ceza bizzat Kur'an'da "nekal" olarak, yani ağırlaştırılmış bir ceza olarak değerlendirilmiştir. Maksat, sosyal, toplumsal, ailevî huzuru bozan ahlakî-bulaşıcı virüsleri cemiyetten tamamen temizlemek... Elbette Allah her şeyi en iyi bilir.

Bununla beraber, zina suçunun tespit edilmesi, dört âdil şahidin cinsi ilişkiyi gözleriyle gördüklerine dair beyanatlarına bağlanmıştır. Bunun anlamı şudur: bu konuda hiç kimse dedikodu etmesin, ağzını açmasın... Aksi taktirde, şahitler müfteri muamelesini görecekler. Hatta bir eksiğiyle üç şahit bile olsa üçü de iftira suçundan, seksen değneği hak edecektir... Bu tedbir, bir yandan toplumu rahatsız eden dedikoduları önleyecek, diğer yandan şayet gerçekten bir suç işlenmişse, sahibine tövbe kapısını açık bırakmış olacak.

Zinanın,
dinen ne kadar çirkin kabul edildiği ona verilen cezayla anlaşılmaktadır. Ancak zina suçunun cezasının verilebilmesi için, zinanın İslam'ın hakim olduğu bir toplumda yapılması ve dört adil şahidin şahitliği ile ispatlanması gerekmektedir. İslam devletinin haricinde yapılan zinalara bu cezalar uygulanmaz. Ayrıca şahitlerin zinanın sübutunu tam olarak görmesi gerekmektedir. Bir yorgan içinde iki kişiyi görseler, yorgan inip kalksa dahi onlar hakkında zina şahitliği yapamazlar. Çünkü zina tenasül uzuvlarının birleşmesi ile sabit olur. Oysa yorganın altında bu olayın gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmez. Bu derece yakinen bir zina olayına şahit olmak ise çok nadirdir. Zaten İslam'ın hakim olduğu bir toplumda zinanın bütün yolları kapatılmıştır. Müslümanların canı devletin güvencesindedir. Dolayısıyla evlenemeyecek durumda olan kişiler devlet tarafından evlendirilecektir. Buna rağmen zina yapılırsa cezası daha bu dünyadayken verilerek ahiret azabından kurtuluş mümkün olacaktır.

İslam'ın hakim olmadığı yerlerde yapılan zinalara ceza uygulanmaması, böyle yerlerde zinanın helal olmasından dolayı değildir. Bilakis onun cezası ahirete kalacak ve orada cezalandırılacaktır.

Bu caydırıcı önlemin alınması yanında, zina suçunun tespit edilmesinin dört şahide bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü, dört şahidin iki kişiyi bu konuda suçüstü yakalama imkânı yok gibidir. Ayrıca, bunu gördüğünü söyleyen kimseyi üç kişi daha desteklemezse, seksen değnekle cezalandırılacaktır. Bunun anlamı şudur: "Kimse ulu-orta bu konuda konuşmasın, ağzını açmasın..."

Nitekim, Asr-ı saadette yapılan recimlerin hemen hemen hepsi, suçluların -vicdanlarında hissettikleri ağır suçluluk psikolojisinden kurtulmak için- bizzat itiraf etmelerinin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Hatta itiraf edenleri, duymazlıktan gelen Hz. Peygamber (a.s.m)'in onları kurtarma yolunda her türlü çareye baş vurduğu / itirafçının aklî dengesinin yerinde olup olmadığı, yaptığı işin zina mı yoksa onun ön hazırlığıyla ilgili dalaşma mı olduğunu soruşturmuş ve sonuçta ısrarlı itiraflar karşısında onlara had uygulama cihetine gitmiştir.

Şahitlerin adalet sahibi olması da dikkat çekicidir.Ceza davalarında ise mutlaka şahitlerin durumunu tahkîk gerekir. Çünkü bu tür dâvalar şüphe ile düşerler. Hâkim, açık ve gizli olarak şahitlerin durumunu tahkîk etmelidir. Cezayı veren hakim şahitlerin adil olduğunu araştırır, şayet şüphe bulursa ceza düşer.

Adaletin çeşitli tarifleri yapılmaktadır. Bunlardan en yaygın olanı: "Büyük günahları işlememek, küçük günahlarda ısrar etmemektir" ve "Hasenesi çok, masiyeti az olandır" şeklindeki tariflerdir. Bunun bir başka şekildeki ifadesi de "hasenatı seyyiatından çok olandır." (el-Mevsılî, el-ihtiyar'li talili'l-muhtar, II, 149; Vehbe Zuhayli, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, VI, 27 vd, VI, 565).

Şahitin şehadetinin kabul edilmesi için ağır şartlar getirilmiştir. Şahitte ilk aranan şart "adil" olmasıdır. Adaletli kimse de, iyilikleri kötülüklerine üstün gelendir. Bu da büyük günahlardan uzak durmak, küçük günahlarda ısrar etmemekle anlaşılır. Büyük günahı işleyen kimseye fasık denmektedir. Böyle birisinin şahitliğinin kabul edilmeyeceği Hucurat Suresinin 6. ayetinde açıkça bildirilir:


“Ey mü’minler, size fasık bir kimse bir haber getirince, onun iç yüzünü iyice araştırıp tahkik ediniz. Yoksa bir topluluğa bilmeden fenalık edersiniz de, sonra ettiğinize pişman olursunuz.”


Büyük günahları işleyen kimseler yalana da ehemmiyet vermezler. Yetim malı yiyen, faiz yemekle tanınan, devamlı içki içen, kumar oynayan ve benzeri günahları işleyen kimseler adalete uymayacaklarından ve kolayca yalan söyleyebileceklerinden şahitlikleri kabul edilmez.

Yalan söylemekle tanınmış, sık sık yalan haber getirip götürenlerin şahitliklerine başvurulmaz.

Davalı ile şahit arasında dünyevi bir husumet bulunmamalıdır.

Cimriliğiyle meşhur olmuş, zekat vermekte, çoluk çocuğunun geçimini teminde aşırı derecede eli sıkı olan kimselerin şahitliği kabul edilmez. Bunların yalan yere şahitlik yapması ihtimali vardır.

Çocukların, akıl hastalarının, bunakların, dilsizin, âmanın şahitlikleri makbul değildir.

Ağzından çıkanların meşru veya gayrimeşru olduğuna aldırmayan, dinen ve ahlaken hoş olmayan sözleri sarf etmeyi bir alışkanlık haline getiren laubali insanların şahitlikleri kabul olunmaz.

Şahitlik meselesinde hassas davranan İmam Ebu Yusuf, Hanefi mezhebinin kurucularından olmakla beraber, aynı zamanda Abbasi devrinde kadılık da yapmıştı. Kendisine pek çok dava gelirdi. Bu arada en üst makamda bulunan devlet ricaline bile hiç imtiyaz tanımaz, hepsi hakkında adil davranırdı.

İmam Ebu Yusuf, Halifenin vezirlerinden Fazıl’ın şahitliğini reddetmişti. Bunun sebebini soranlara da şu cevabı vermişti:

“Bu vezir bir mecliste Halifeye ‘kulunuz’ diyordu. Şayet bu sözünde doğru ise kölenin zaten şahitliği kabul edilmez. Eğer yalan söylüyorsa, yalancının şahitliği de makbul olmaz.”

Bu vak’a İslam terbiyesinin yüceliğini, dalkavukluğun İslam’da yerinin olmadığını, şahsiyet ve karakterin ehemmiyetini sergiler.

Umumi âdaba, sünnet-i seniyyeye, örf ve adete aykırı düşen işleri yapanların şahitliği ciddiye alınmamaktadır. Hayasız kimselerle sohbet etmek, insanlarla alay etmek, başkalarını küçük düşürecek derecede şakada bulunmak hep sünnete ve adaba aykırı hareketlerdir. Bunları alışkanlık haline getirenlerin şahitlikleri kabul edilmez.

İmam-ı Azam gibi Selef-i salihine, Sahabeye dil uzatan bid’at ehli kimselerin şahitliklerine itibar olunmaz.

Bütün bunlar İslam’ın şahitlik gibi adaletin tecellisine sebep olacak bir meseleye verdiği ehemmiyeti gösterir.

Yalan yere şahitlik yapanın hem dünyada hem de ahirette cezası büyüktür. Ölen kişi mazlum olduğu için şehadet mertebesine ulaşır. Yalan yere şahitlik eden de katil hükmündedir. "Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir." ayeti günahın büyüklüğünü gayet açık bir şekilde göstermektedir.

Şayet şahitlerin yalan beyanda bulundukları tespit edilirse hukukçularımız, yalancı şahitler için cezayı sadece ahirete bırakmamışlar, dünyada da bir takım cezalar öngörmüşlerdir. Yalan yere ettikleri şahitlik yüzünden sebep oldukları maddî zararın tazmininin yanı sıra başka cezalar da verilir. Yalancı şahit için genelde belli bir ceza tesbiti yapılmamış, bu tamamen hâkimin takdirine bırakılmıştır. İmam Ebû Hanîfe yalancı şahidin caddelerde teşhir edileceğini, Ebû Yusuf ve Muhammed ise dayak ve hapis cezası ile cezalandırılacaklarını söylerler.(Merğinânî, el-Hidaye, III, 132; İbn Kudâme, el-Muğni, XII, 154;11, 154)


Zinanın ispatlanması için dört şahidin açıktan açığa tam olay esnasında müşahede etmeleri şartının, Hz. Aişe (ra)'ye isnad edilen zina iftirasından sonra, iftiranın iftira olduğu sabitlenmeden evvel düzenlendiği iddiası doğru mudur?

Hz. Peygamber (asv)'e inanmayan ve Kur’an’ı -hâşa- onun uydurması olarak gören kimseye ne anlatılsa fazla bir değer ifade etmez. Çünkü, ona göre Hz. Muhammed (asv) -haşa yüz bin defa haşa- her şeyi uydurmuştur. Şimdi dünyanın tesadüf oyuncağı olduğunu düşünen bir ateistin Peygambere veya Kur’an’a inanması zaten işin tabiatına aykırıdır. İmanın temel esaslarına inanmayan kimselere böyle fer’î meseleler ispat edilemez.

Bununla beraber şunu söyleyelim ki, “Hz. Aişe (ra)'ye isnad edilen zina suçundan (iftirasından) sonra, iftiranın iftira olduğu sabitlenmeden evvel düzenlendiği” iddiası doğru değildir.

Bütün siyer ve tarih kaynaklarında sabit olan gerçek şudur ki; Hz. Aişe (ra)’ye yapılan iftiradan sonra Hz. Muhammed (asv) -dört şahitle ilgili olarak- hiçbir hadis söylememiştir.

Kaynakların bildirdiği şudur: Bu iftira hadisesinden sonra, Hz. Peygamber (a.s.m) yakın çevresinden eşi hakkında bilgi almış ve herkes tarafından onun çok iffetli biri olduğu hususu dillendirilmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m)
Mescid-i Nebevî'de eşinin masum olduğunu düşündüğünü, ondan hayırdan başka bir şey bilmediğini söylemiş ve bu konuda “dört şahidin gerekli olduğunu” asla söylememiştir.(bk. Said Ramazan el-Butî, Fıkhu’s-Sîre, s.278-289).

Bu ifk / iftira hadisesinin üzeriden bir aydan fazla bir zaman geçmesine rağmen, konuyla ilgili bir vahiy inmemiştir.(bk. a.g.e). Bu husus bile tek başına Hz. Muhammed (a.s.m)’in hak peygamber olduğunu göstermektedir. Çünkü, eğer ateistlerin dediği gibi, kendisi ayetleri uydurmuş olsaydı, bu hayatının en sıkıntılı olayında neden ertesi gün hemen bir ayet ortaya koymasın? Neden düşmanlarını sevindiren, dostlarını üzüntüye boğan bu işi bir an önce çözmesin ve bunun iftira olduğunu söylemesin? Neden bir aydan fazla bir süre bekledikten sonra bu ayetleri ortaya koysun?

Bunun tek bir izahı vardır, o da şudur: Hz. Muhammed (a.s.m) de bir kuldur, kendi başına hiçbir iş yapamaz, kendisinin haysiyet ve şerefiyle oynanmış bir hadisede de, Allah’ın vahyini beklemekten başka yapacağı bir şey yoktur.

Zaten, kuvvetli bir ihtimalle, Allah’ın bu vahyi ilk günde indirebildiği halde, bir müddet geciktirmesinin altında yatan hikmet ve verilmek istenen ders şudur; Kur’an Hz. Muhammed (asv)’in malı değildir, o istediği an istediği ayetin indirilmesine asla müdahil değildir. O sadece bir elçidir, Allah dilediği zaman ona vahyini indirir, o da bunu tebliğ etmek zorundadır.

Bir âmayı meclisinde ihmal ettiği için -belki bu konuyu hiç kimseye açmak istemediği halde- anında kendisini azarlayan ayetleri (Abese suresi) -istemese de- tebliğ etmesi, Hz. Aişe (ra)’ye yapılan iftira olayında ise -bir an önce gelmesini istediği halde- bir aydan fazla vahyin gecikmiş olması, zerre kadar aklı olana Hz. Muhammed (a.s.m)’in Allah’ın kulu ve resulü olduğu gereçeğini itiraf ettirecek niteliktedir.


Peygamber Efendimiz (s.a.m) neden sarı elbise giyene, keşke söyleseydinizde o elbiseyi giymeseydi, demiştir? Sarı elbise giymenin hükmü nedir?

İlgili hadisi, Ebu Davud, Tirmizî (Şemail) ve Nesaî rivayet etmiştir.(bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî,10/304).

Taberanî’nin yaptığı rivayete göre, Hz. Fatıma (ra) doğum sancısını çektiği bir sırada Hz. Peygamber (a.s.m) gelip durumunu sordu. Orada bulunan kadınlardan bir olan Sevde binti Misrah “Şu anda doğum sancını çekmektedir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m) "Çocuk doğduğunda benden habersiz hiç bir şey yapmayın." diye buyurdu. Sevde “Tamam” diyor, fakat çocuk doğunca kadınlar onun göbeğini kesiyor ve sarı bir beze sarıyorlar. Sonra Resulullah (a.s.m) tekrar gelip durumu soruyor. “Bir oğlan çocuğu olduğunu, göbeğini kesip bir beze sardıklarını” duyunca, “Bana isyan mı ettin?” diyerek Sevde’ye sitem ediyor. Sevde “Allah’a isyan etmekten ve onun elçisini kızdırmaktan Allah’a sığınırım!” diyerek özür diliyor. Hz. Peygamber (a.s.m) “Onu bana getirin” diyor. Sevde onu yanına götürünce üzerine sarılmış olan sarı bezi alıp atıyor ve kendisini beyaz bir beze sarıyor. Sonra Hz. Ali (ra)’e dönerek adını ne koyduğunu sordu. “Cafer” deyince, “Hayır, onun adı Hasan’dır, ardından gelenin adı da Hüseyin olur ve sen Ebul’-Hasan’sın.” diye buyurdu.(bk. Mecmau’z-zevaid, 9/174-175).

Buharî’nin İbn Ömer’den yaptığı bir rivayette Resulullah (a.s.m)’ın sarı rengi kullandığını göstermektedir.(Buharî, Libas, 37; İbn Hacer, 10/305, 308).

Sadece sarı değil, kırmızı vs. renkler konusunda da değişik rivayetler vardır. Bu farklı rivayetlere bakarak alimler farklı görüşler belirtmişlerdir. Mutlak olarak haram diyenlerin yanında mutlak olarak caiz görenler de vardır. Bazıları meneden rivayetleri sadece ihramla ilgili olarak görürken, bazıları genel olarak görmüşlerdir. Bu konudaki çekincelerin sebebi şöyle özetlenebilir:

a. Sarı ve kırmızı renkler, daha çok kafirlerin işidir, onlara benzememek gerekir.

b. Bu gibi renkler süslü ve gösteriş vesilesi olduğu cihetle daha çok kadınlara yakışır, erkeklerin kadınlara benzememsi gerekir. Nitekim, Hz. Ömer (ra) kırmızı renkli elbiseler giyenleri gördüğü zaman, yanına çekip “Bunu kadınlara bırakın” derdi. (İbn Hacer, 10/305-6).

c. Sarı renk de bu gerekçeyle mekruh görülmüş olabilir. Nitekim, bazı alimler tarafından sarı renk renklerin en parlağı olduğu ifade edilmiştir. Bakara Suresinde yer alan “O, bakanların içini açan parlak sarı bir inek olacaktır.» dedi” (Bakara, 2/69) mealindeki ayetin ifadesi buna delil olarak getirilmiştir(bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî,10/305 ).

Taberî bu rivayetlerin çoğunu zikrettikten sonra, kendi görüşünü şöyle açıklamıştır: “Bana göre, bütün renkler caizdir. Anca ben kırmız veya kırmızıyla karışık olan renkleri -görünür şekilde üst elbise olarak-giymek istemem. Çünkü, bunlar zamanımızda insanların mürüvvetine yakışmaz. Halbuki, günah olmadığı sürece zamanın giysilerinin şekline riayet etmek gerekir.” Demek ki mürüvvet kırıcı olmadığı zaman ve mekânlarda bu renkleri giymekte bir sakınca yoktur. (bk. İbn Hacer, a.g.e).

İmam Nevevi’ye göre –bir kısım alimlerin mekruh görmelerine mukabil-sahabe, tabiîn ve onlardan sonra gelen alimlerin büyük çoğunluğuna göre, kırmızı-sarı (muasfer) boyayla boyanmış elbiselerin giyilmesi caizidir. Ebu Hanîfe, Malik ve Şafii de aynı görüştedir.(bk. Nevevî-şamile-7/156).


Kişinin, ülkesini ve ya ülkesinin çıkarlarını korumak için ajanlık yapması "Aldatan bizden değildir." hadis-i şerifine göre haram mıdır? Ajanlığın dinimizdeki yeri nedir?

Başta İslam’ın ve Kur’an’ın hukukunu savunmak ve onları şerlilerin şerrinden korumak ve ülkesini maddî-manevî tehlikelerden korumak için -garazsız, hasbî ve Allah’ın rızasını kazanmayı esas alarak- ajanlık yapmakta bir sakınca yoktur, belki de sevap vardır.

Tabii ki, bu görevi yaparken İslam’ın prensiplerine riayet etmek şarttır. Buna göre, bile bile yalan söylemek doğru değildir. Savaştığımız bir ülkeye karşı doğrudan değil, -yanıltmaya yönelik olarak- “tariz” suretinde bazı şeyler söylenebilir.

Ülke içerisinde ise, -yüzde doksanın üzerinde bir ihtimal olmadığı sürece, gayri müslim dahi olsa, insanların mekânlarını araştırmak, fişlemek, haklarında bilgi toplamak, tecessüs etmek doğru değildir. Fazla uzatmaya gerek yok.

Bu konu çok önemlidir, İslamî bilgilerle, amellerle, takvayla donanmadan, Allah’ın rızasını her şeyin üstünde tutacak bir kıvama gelmeden -sadece ülkecilik, ilkecilik, ırkçılık, milliyetçilik, vatancılık, bölgecilik, meslekçilik, hatta dincilik adına- yapılacak bir ajanlık, insanları her zaman zulüm yapmaya itebilir.

Bediüzzaman’ın -dinin hâkim olduğu- Osmanlı döneminde bile, “Hafiyelere / ajanlara itimat edilmez, adalet onların sözlerine bina edilmez.” manasına gelen ifadesi, bizim için oldukça ufuk açıcı olduğunu düşünüyoruz.


İmam Rabbani, hoparlör ezan okumaya değil, ezanı yok etmeye sebep oluyor, demiş midir?

Öyle zannediyoruz ki, bu bilgiyi doğrudan İmam Rabbanî’nin Mektubat'ından değil, ondan alıntı yapan kiaplardan okumuşsunuz. Oralarda yazılan mektupların metinlerine, açıklama mahiyetinde kendi bilgileri de ilave edildiği için, okuyucu bazı sözlerin -yanlışlıkla- İmam Rabbanî’ye ait olduğu zannına kapılabiliyor.

Önce şunu çok net olarak söyleyelim ki, ezan kelimelerinin 7 olduğuna işaret edilmiş ve kısaca o kelimelerin ne anlama geldiği izah edilmiş olan İmam Rabbanî’nin 303. mektubunda “hoparlör”den hiç söz edilmemiştir.

Zaten hoparlörden söz etmesi mümkün değildir; çünkü, İmam Rabbanî devrinde “HOPARLÖR” diye bir şey yoktu.

Tenasül organına dokunmanın, abdesti bozup bozmadığı konusunda mezheplerin dayandıkları deliller nelerdir?

Abdestli İken Tenasül Organına El Sürmek :

Bu konuda mezheplerin farklı görüş ve içtihatları olmuştur: İmam Şafii'ye göre, elin ayası parmak içleri de dahil olmak üzere tenasül organına dokunursa, abdest bozulur. İmam Ebû Hanîfe'ye göre bozulmaz. Maliki ve Hanbelî mezhepleri de Şafiî'nin görüşündedir. (Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/43.)

İmam Şafii Bu Konuda Şu Hadîse Dayanarak İctihadda Bulunmuştur:

«Elini tenasül aletine dokunduran kimse abdest almadıkça namaz kılmasın.»

Bu hadîsi Kütüb-i Sitte'den beşi rivayet etmiş, Tirmizi sahih kabul etmiş. Buharî de -Bu konuda en sahih rivayet budur- demiştir. Malik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel de bunu rivayet etmişlerdir.

Amr bin Şuayb'ın babasından yaptığı rivayette ise şöyle buyrulmuştur:

«Herhangi bir adam tenasül aletine elini dokundurmuşsa abdest alsın ve herhangi bir kadın da elini tenasül cihazına dokundurursa abdest alsın.» (Ahmed bin Hanbel : Sahih isnadla.)

Bunun aksine Ahnafın yaptığı rivayete göre, tenasül organına el dokundurmak abdesti bozmaz. Anhaf bu konuda şu hadîse dayanmaktadır:

Bir adam Peygamber (asv) Efendimize sordu :
— Ya Resûlullah! dedi. Elini tenasül organına dokunduran adama abdest gerekir mi?
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz cevap verdi:
«Hayır, çünkü bu organ da ancak senden bir parçadır.»

Bunu da beş muhaddis rivayet etmiş ve İbn Hibbân da sahih olduğunu tesbit etmiştir. (Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/43-44.)


Her gün ırzına geçilen, tecavüzler edilen bir tutsak dayanamayıp intihar ederse bunun hükmü nedir? Haram mıdır? Bu durumda olup kafalarını duvarla vura vura intihar eden müslüman bacılarımız ne yapabilir?

Bu durumda olan bacılarımızın ne kadar zor durumda kaldıklarını çok iyi anladığımızı zannediyoruz. “Ameller niyetlere göredir” hadisini biliyoruz. “Ehven-i şer” meselesini idrak edenlerdeniz. Bununla beraber;

Prensip olarak sebebi ne olursa olsun, kişinin kendi kendini intihar etmesine yönelik bir fetva vermeyi düşünemiyoruz. Zira, en büyük bir günah olan böyle bir yola insanları sevk etmek son derece yanlış olmakla beraber, yerinde olmayan bir çok intihar olaylarına da yol açabilir.

Unutmamak gerekir ki, İslam’a göre; “İntihar zinadan daha büyük bir günahtır. Bir günaha zorlanan kimsenin vebali yoktur. Kendi iradesiyle intihar etmek, zorla zinaya sürüklenmekten daha veballidir.”

Bu gibi durumlarda, kişi imandan aldığı şuur ile donattığı vicdanına danışmalı ve bütün samimiyetiyle Allah’a doğruyu göstermesi için yalvarmalı, imkânı varsa istihare etmeli ve sonunda vicdanının sesine kulak vermelidir.

Bize göre, bu işe direnç gösterip zalimler tarafından öldürülmesini sağlaması, kendi kendini öldürmesinden daha uygundur. Böylece şehitlik mertebesi elde etmiş olur. Allah bütün mazlumlarla beraber bu mazlum ve masum bacılarımıza da en kısa zamanda bir ferec, bir çıkış yolu göstersin, onları o sonsuz merhametiyle zalimlerin elinden kurtarsın, âmîn!


Ameller niyetlere göredir, deniliyor. Buna göre iyi niyetle yapılan haramlar helal olur mu?

İyi niyet, Allah’ın rızasının gözetildiği maksat demektir. Yoksa, nefsinin arzularını halis niyet zannederek “Ben iyi niyetle içki içiyorum.” şeklinde bir safsata demek değildir.

Mesela; karı-koca arasını bulmak veya iki Müslüman’ın arasını bulmak için kinayeli olarak yalan söylemeye cevaz verilmiştir. İşte sırf Allah için iki kimsenin veya iki eşin arasını bulmaya yönelik olarak halis bir niyetin varlığı, yalan gibi bir haramı helal kılmıştır.

Mesela; gıybet haramdır. Fakat bir kimse sizin yakından tanıdığınız bir kişi hakkında istişare etse ve onunla ticaret etmek istese -sırf istişarenin hakkını vermek gibi iyi bir niyetle- “Onunla ticaret yapma, zarar görürsün..” demendeki gıybet helal olur.

Aynı şekilde başka insanların zarar görmemesi için bir adamın dinsiz, hırsız ve iffetsiz, olduğunu söylemek de haram olmaz.Yine denilebilir ki, kötü bir insanla arkadaşlık etmek caiz değildir. Ancak sırf Allah için onun ıslahına çalışmak maksadıyla arkadaşlık etmek caiz olur. Birilerini irşat etmek maksadıyla meyhaneye gitmek neden caiz olmasın ki! Bunun tek sırlı iksiri iyi niyettir.

Keza, bir insanın bir parmağını kesmek haramdır, günahtır. Fakat bir doktor -tıbbın zorunlu gördüğü- bir hastalığı önlemeye yönelik olarak parmağını değil, bacağını da kesse caizdir ve sevaplıdır.

Keza, domuz eti yemek haramdır. Fakat, başka hiçbir yiyecek bulamamış bir kimsenin -sırf ölmemek için- zarurî bir miktar etini yemesi caizdir.

Boğazına lokma takılmış bir kimseyi ölümden kurtarmak için -başka bir içecek olmadığı takdirde, ona içki içirilmesi ve onun da o maksatla içmesi caizdir.

Özetle, haramı helal kılan bütün zaruri hallerin arkasında bir iyi niyet vardır. O niyet olmazsa o haram helal olmaz.

Bütün bu misaller gösteriyor ki, iman nurunu, İslam şuurunu taşıyan bir niyet, haramı helal yapacak kadar sırlı bir iksirdir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Ameller niyetlere göredir sözünden ne anlamılıyız?

Ameller niyetlere göredir- hadisini nasıl anlamalıyız?


Erkek, boşadğı eşine kazanılmış mallardan vermek zorunda mıdır? Kadın, beraberken alınmış mallardan hak iddia edebilir mi?

Kadın boşandığında, eğer bundan zarar görüyorsa ve kabahat kendinde değilse, tazminat talep edebilir; ama boşanmış ve iddetini doldurmuş kadının nafaka hakkı da sona erer.

Kocaya ait mallar ne zaman kazanılırsa kazanılsın -kazanırken ortak olduğu belirtilmiş olmadıkça- kadın ondan hak talep edemez.


Sahabe efendilerimiz adına kurban kesilebilir mi? Böyle bir kurban kesmeye niyetlenen kişi, bu niyetinden vazgeçip yerine sadaka verebilir mi?

Hanefî ve Hanbelî mezhebine göre, herhangi bir ölü için kurban kesilebilir. Etinin yenmesi ve tasadduk edilme miktarı, hayatta olanlar için kesilen kurbanla aynıdır. Bunun sevabı ölüye gider.

Hanefîlere göre, eğer bir Kurban ölünün emri / vasiyeti gereğince kesilirse, bu takdirde kurban sahiplerinin bu etten yemeleri caiz değildir. Bu görüşe göre, bir sahabe için de kurban kesmek caizdir.

Şafiî mezhebine göre, vasiyet etmemiş bir ölü için kurban kesilemeyeceği gibi, izni alınmadan hayatta olanlar için de kesilmez.

Malikî mezhebine göre ise, ölümünden önce vasiyet edip belirlememiş olan bir ölü için kurban kesmek mekruhtur. Şayet hayatta iken bir kurbanı tayin etmişse, varislerinin onu kesmeleri sünnettir.(bk. V. Zuhaylî, 3/634-35).

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, bir kimse bir sahabe için kurban kesmeyi niyet ettikten sonra ondan vazgeçip yerine sadaka vermesi caizdir. O niyetini gerçekleştirmek için de niyet ettiği kimseyi de sevabına ortak etmesi uygun olur.


Bir hayvandan başka bir mala sahip değilim kurban kesmeli miyim, diyen sahabeye Resulullah (s.a.v) saçını, tırnaklarını alman kurban yerine geçer, dediği söylenir. Bu söz hadis midir?

Böyle bir hadis vardır. Abdullah İbnu Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır" buyurmuştu. Bir adam kendisine: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben iâreten verilmiş bir hayvandan başka bir şeye sahip değilsem, onu kesebilir miyim?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır, dedi, ancak saçını, tırnaklarını kısaltır, bıyıklarından alır, etek traşını olursun. Bu da sana Allah indinde bir kurban yerine geçer." buyurdu. [Ebu Dâvud, Edâhî, 1 (2789); Nesâî, Dahâya 2, (7, 213).]

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kurban gününün, İslâm ümmetine Cenab-ı Hakk tarafından bayram kılındığını haber vermektedir. Her Müslüman bu bayrama imkânı nisbetinde katılacaktır. İmkânı olan kurban kesecektir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, imkânı olmayan, elinde sütünden ve yününden istifâde etmek üzere iâreten verilmiş bir dişi hayvandan başka bir şeyi bulunmayan kimsenin sorusu üzerine verdiği cevaptan anlıyoruz ki, bayrama katılmak için imkânları zorlamaya gerek yoktur. Bayram günü saç traşı olmak, uzamış olan bıyıkları, tırnakları kesmek, gerekiyorsa etek traşı da olup bedenen temizlenmek, yeni, temiz elbiseler giyinmek gibi, bayram gününün hürmetine uygun bir ahvâle bürünmek de, mânevî kazanç yönünden kurban kesmiş kadar Allah nazarında makbul olacağını belirtiyor.

(Kütüb-i Sitte Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, VI, 47)


Yabancı bir kızla tokalaşmak; karşı cinslerin tokalaşması caiz midir?

Bir erkeğin kendisine nikâhı düşebilen yabancı bir kadınla; bir kadının da baba, kardeş ve amcaları gibi mahremleri sayılan erkeklerin dışında, diğer erkeklerle tokalaşması caiz görülmemektedir. Bu hususta Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) nasıl hareket ettiği bizim için şaşmaz bir ölçü durumundadır. Efendimiz (asv), kendisine bîat için gelen sahabî hanımlara şöyle buyurmuşlardır:

“Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.”1

Hz. Âişe Validemiz (r.anha) ise Resulullah'da (a.s.m.) gördüğünü şöyle nakletmektedir:

“Resulullahın (a.s.m.) mübarek eli hiçbir yabancı kadının eline kesinlikle değmedi.”2

Hadislerdeki ölçü bu şekilde belirtilmektedir. Bundan dolayı gerek iş hayatında, gerekse ailevî münasebetlerde ve bazı merasimlerde, erkeğin kendisine yabancı bir kadınla veya bir kadının yabancı bir erkekle tokalaşması hususunda bir ruhsat bulunmamaktadır. Ayrıca bu bir zaruret de değildir.

Yani, “Bu zaruri bir haldir” diye, insan gönül rahatlığı içinde bu yasağı işleme yolunu zorlayamaz. “Zaruret”, ancak insanın “muztar” halde kaldığı, haram olan o şeyi yapmadığı zaman canına, malına ve namusuna bir zarar gelebilecekse ve bu durum da kuvvetli bir ihtimalle tahmin ediliyorsa, ancak o zaman yapılır.

Yoksa her akla gelen sıkıntılı bir hal, her karşılaşılan âcil ve ânî bir durumda “Bu zarurettir” diyerek haram olan bir şeyi yapmak ve tatbik etmek gerekir ki, bu, suistimali netice verir. O zaman her önüne gelen kendi ölçülerine göre bir “zaruret” bahanesi ileri sürer, böylece bütün mahzurlu şeyler mübahlaşıverir.

Halbuki mesele böyle değildir. Zaruret, ancak meşru çerçeve içinde kalmanın imkânsız olduğu hallerde söz konusu olabilir. Bir Müslüman, sosyal münasebetlerine zarar vermeden meşru daire içinde kalabilir, yaşayabilir. Öyle ise, “zaruret, mecburiyet” prensibini hatıra getirerek erkeklerin nâmahrem olan kadınlarla, kadınların da yabancı erkeklerle tokalaşmasının, bugün artık zaruret gerekçesiyle tatbik edilmesinin haklı bir dayanağını bulmak, pek o kadar kolay değildir.

Çünkü, böyle bir zaruret yoktur. İnsan yapmadığı zaman ne canına, ne malına, ne de namusuna bir eksiklik ve zarar gelmez. Çevrenin garip karşılayacağı ihtimalinin, kişinin yabancı kadınla tokalaşmadığı an medenî münasebetlerde bir eksiklik olacağı telâkkilerinin, dikkatleri üzerine çekerek “gerici, yobaz” olarak karşılanmanın haklı sebeplerini bulmak mümkün olmasa gerektir.

Bunlarla birlikte Batıdan gelen bu yanlış âdet ve “görgü kuralı” yaygın bir şekilde yerleşmiş durumda. Bunun için nasıl hareket etmeli? Hem inancımıza bir halel getirmeyip mesuliyetli bir duruma düşmeden; hem de bunun dinen bir mahzur teşkil ettiğini tam olarak bilmeyen muhatabımızı kırmadan, incitmeden nasıl davranmalıyız?

Bir kere siz bu hali bir haram olarak biliyor ve inanıyorsanız, -ki öyledir- o zaman bu mahzurlu duruma düşmemek için bir gayret sarf edecek, onu işlemeye meydan vermeyecek, yerine göre hareket etmeye çalışacaksınız.

Başka bir husus;
bir fırsatını bularak muhataba bu durumun dinen haram olduğunu söylersiniz. Zaten onun sizi anlayışla karşılaması, fikir ve inancınıza saygılı olması medenî olmanın bir gereğidir. Siz bu hususta tavrınızı belli ederseniz, ileriki karşılaşmalarda meselenin hallolduğunu veya belli bir mecraya girmiş olduğunu göreceksiniz.

Bununla beraber, şayet kişi kendisini mecbur hissediyorsa, tokalaşmayı bir günah olarak bilir de yaparsa, mesuliyetini peşin olarak kabul etmiş olduğundan yine haram işlemiş sayılır. Fakat “Bunda bir mahzur yoktur” diye düşünürse, haramı helâl olarak görmüş olacağından ağır bir vebal altına girmiş demektir.

Bu arada şunu da hatırlatalım: Kadın şehevânî histen kesilmiş yaşta ihtiyar olursa, onunla musafaha yapmada, elini öpmede bir mahzur yoktur. Çünkü, arada hissî bir mahzur kalmamış bulunmaktadır. Ancak erkek kaç yaşında olursa olsun, isterse seksen-doksan yaşında bulunsun, haramlık devam etmektedir.

Kadınlarla tokalaşmaktan dolayı Hanefi mezhebine göre abdest bozulmaz.

Dipnotlar:

1. Neseî, Bîy’a: 18; İbni Mâce, Cihad: 43.
2. Buharî, Ahkâm, 49; İbni Mâce, Cihad: 43.

(Mehmed Paksu, Aileye Özel Fetvalar)


Ölü kimseden alınan organ nakli ölünün acı çekmesine neden olur mu? Organ nakli caiz midir?

Beden Ruhun elbisesidir. Elbisemizi çıkardıktan sonra ona vurmanın, onu kesmenin, onu yakmanın ya da başka bir şeyle zarar vermenin bize bir zararı olmaz. Bunun gibi, ruh bedenden çıktıktan sonra onun elbisesi gibi olan bedene zarar verilse bile bu ruhu etkilemez. Bu nedenle toprakta çürüyen bedendir; ruh ondan etkilenmez.

Konuyla ilgili rivayetlere gelince:

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) şöyle buyurdular: "Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir." (Hz. Aişe bu sözüyle) günah cihetiyle demek istemiştir. (Muvatta, Cenaiz 45, (1, 238); Ebu Davud, Cenaiz 64, (3207).)

Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Ölünün kemiğini kırmak, günah itibariyle tıpkı dirinin kemiğini kırmak gibidir." (İbn-i Mâce: 1616)

Demek ki insan değerli bir varlıktır; cenazesine bile eziyet etmek yasaklanmıştır. Bundan dolayı "müsle" denilen, düşmanların cenazelerine zarar vermek yasaktır.

Buna göre rivayetlerde eziyet denilmesi, ruhun eziyet görmesi olarak değil yapılan işlemin haram olması ve günah yönünden hayattayken zarar vermek gibi değelendirilmesi açısındandır. Nitekim yukarıdaki rivayetlerde bu konu açıkça görülmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Organ bağışı, organ nakli helal midir?..


Kadın erkek aynı salonda, birlikte sohbet dinleyebilir mi, tefsir dersi alabilir mi?

Öncelikle kadınlarla erkeklerin farklı mekanlarda oturması tercihe şayandır. Ancak bunu İslam’ın bir emri gibi görüp, kadınla erkeğin bir arada bulunamayacağını söylemek ve bunu dinin bir vazgeçilmezi kabul etmek doğru değildir.

İslam’ın kadından da erkekten de istediği bir örtünme / tesettür tarzı vardır; her iki taraf da bunun esas şartlarını yerine getirdikten sonra, halvet gibi, ten teması gibi, laubalilik gibi diğer mahzurlar da bulunmadıktan sora, bir mekânda olmalarının şerî bir engeli yoktur.

Ancak mümkün oldukça kadın erkek farklı mekanlarda olursa daha uygun olur. Tesettürlü dahi olsa bir kadına şehvetle bakmak haramdır. Bu sebepten dolayı elden geldiğince imkanlar ölçüsünde kadın erkek bir arada oturmaktan kaçınmak gerekir.

Günümüzde imkanlar çok sınırlı değildir. Sohbetler için kadın erkek ayrı oturacak salonlar ayarlanabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İHTİLÂT (kadın erkek bir arada oturması)

Erkek hoca bayanlara dini sohbet verebilir mi?


Yıpranmış Kur'an-ı Kerimleri yakmak; üzerinde ayet ve hadisler bulunan imsakiye, ajanda ve takvim yapraklarını çöpe atmak veya yakmak caiz midir?

Üzerinde ayet ve hadis meali bulunan takvim yapraklarını çöpe atmak mekruhtur. Ancak takvim yaprakları küçük parçalar şeklinde yırtarak çöpe atılabilr.

Okunamayacak derecede yıpranmış Kur’ân-ı Kerîmlerle, âyet yazılı sayfaları hürmetli şekilde temiz şeylere sarıp ayak altına gelmeyen boş toprağa gömmelidir. Kur’ân sayfalarını ateşe atıp yakmayı fukaha pek münasip görmemektedir.

Kur’ân dışındaki dinî kitapları, tefsir, hadîs gibi eserleri ise yakmakta mahzur yoktur. Hürmetsizliğe mâruz kalmamaları için boş bir yere gömmekte zorluk varsa ateşte yakmakta beis görülmemiştir.

Kur’ân yazılı kâğıtlar, yahut tefsir, hadîs, fıkıh gibi dinî mânâların işlendiği yazıları kese kâğıdı yapmak, hürmetsizliğe mâruz şekilde kullanmak mekruhtur. Bunlar hürmete uygun yerlerde istimal edilmeli, aksi halde yakılıp hürmetsizlikten kurtarılmalıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’i okunamayacak derecede küçük yazılarla yazmak mekruhtur. Zira Kur’ân’dan kasıt okunmaktır. Okunmayan Kur’an, sadece levha olarak asılır, mânevî değeri bakımından muhafaza edilmiş olunur. Yâni Kur’ân’ın asıl hedefi okunup amel edilmek iken, sadece cüz’i bir cihetiyle iktifa edilmiş olunur. Kur’ân’ı böyle külliyetten cüz’iyete indirmek ise mekruh sayılır.

Kütüphanelerde Kur’ân’ın yeri en üst kattır. Altında hadîs, onun altında ya da yanında fıkıh kitapları bulunurlar. Bunlar göğüs hizasından aşağı yerlere terkedilmezler. Zira aşağılara koymakta hürmetsizlik vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’i yedi bohça içine sarıp sarmalayarak saklamak da mekruhtur. Zira Kur’ân’ın hedefi, okunmak, mânâsıyla amel edilmektir. Böylesine okunması zorlaştırılan Kur’ân, bulunduğu evde gariptir. Onu garib bırakan da, sarıp sarmalayarak okunmaz hale terkedendir.


İslamda süt parası nedir, bir anne çocuğunu ücretle emzirebilir mi?

Bildiğimiz kadarıyla İslam’da “süt parası” diye bir kavram yoktur.

Bir annenin çocuğu emzirmesi -formel hukuk açısından olmasa da- dinî bir sorumluluktur.

Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, gerek anne olsun, gerekse çocuğun bakımı ve emzirmesini üstlenmiş yabancı bir kadın olsun, bu hizmetine karşılık bir ücret alamaz. Çünkü, eğer bu kadın çocuğun annesi ise ve evliliği de devam ediyorsa, nafakası zaten kocasına aittir. Çocuğu emzirme ve bakımından dolayı ayrıca ücret talep edemez. Şayet yabancı bir kadın ise, onun nafakası da babasına aittir.

Ancak eğer anne bu görevi yapmak istemezse zorla yaptırılamaz. Fakat bakacak kimse olmadığı takdirde bu işe zorlanacaktır.

Hanefî mezhebine göre, anne boşanmış olup iddet müddeti içerisinde olduğu sürece -yine nafakası kocasına ait olduğundan- çocuğu emzirme ve bakımı için ücret talep edemez. Ancak nafaka hakkını kaybetmiş şekilde, boşanmış ve iddet süresini doldurmuş olursa, bir ücret talep edebilir. Şayet bakacak kimse yoksa yine bu görevi mecburi olarak yapmak zorundadır.

Şayet böyle bir zorunluluk yoksa, yani bakacak başka birileri varsa, bu takdirde kocasından ayrılmış anne bir ücret talep edebilir. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî,7/733-735).


Erkeğin avret yerinin, diz ile göbek arası olduğunu bildiren deliller nelerdir?

Erkeğin avret yeri Hanefî, Mâlikî, Şa­fiî ve Hanbelîler'in oluşturduğu cumhuru fukahâya göre göbekle diz kapağı ara­sıdır. Ancak Haneffler diz kapağının da avret yerine dahil olduğunu ve bunun ihtiyat ve takvaya daha uygun olacağını kabul ederler.

Bu konudaki görüş ayrı­lığına mesnet teşkil eden deliller daha çok hadislerdir. Çünkü âyet-i kerîmeler­de avret yerinin sınırını açıkça belirleyen bir hüküm yoktur. Âyetlerde geçen "sev'e" (el-A'râf 7/26) kelimesiyle "galiz avret" denilen tenasül organları kastedilmek­te ve örtülmeleri gereken diğer yerlerin sınırları konusunda etraflı bilgi verilme­mektedir.

Hadisler ise bu konuda daha açık hükümler getirmektedir. Hz. Pey­gamber (asm) bir hadisinde, "Müslüman erke­ğin uyluğu (diz kapağı ile kalçası arası) av­rettir." buyurmaktadır (Müsned, III, 478).

Diğer bir hadiste de erkeğin örtülmesi farz, bakılması haram olan yerlerinin "gö­beği ile diz kapağı arası" (Ebû Dâvûd. "Li­bâs", 37; Dârekutni, 1, 230, 231) olduğu belirtilmiştir.

Buna göre erkeğin göbeği ile diz kapağı arasında kalan yerleri aç­ması haram olduğu gibi, eşi hariç diğer bütün erkek ve kadınların onun göbek ve diz kapağı arasına -zaruret olmaksı­zın- bakmaları da haram sayılmıştır.

Bu­nunla birlikte Hz. Peygamber (asm)'in uyluğu açık olarak oturduğuna, yanına girmek isteyenlere bu haliyle izin verdiğine, eteğini uyluğu görülecek şekilde yukarı çek­tiğine dair hadisler de rivayet edilmiştir (bk. Buhârî, "Salât", 12; Müslim, "Fezâ'ilü's-sahâbe", 26; Beyhaki, II, 231; Şevkânî, II, 71).

Zahirîler ve bazı Ehl-i sünnet alimleri bu rivayetlere dayanarak uylu­ğun avret sayılmayacağını söylemişlerdir. (bk. İbn Kudâme, 1, 578; Makdisî, 1, 456; İbn Rüşd, Bidâyetul-müclehid, 1, 99; Ebu'l-Velîd b. Rüşd, XVIII, 277; İbn Hazm, III, 210-213).

Buhârî de Sahîh'inde ("Salât", 12) Resûlullah (asm)'ın uyluğunun açık oldu­ğunu bildiren Enes hadisinin sened yö­nünden daha kuvvetli olduğunu, uylu­ğun avret sayıldığını bildiren Cerhed hadisinin ise dinî konularda ihtiyatlı dav­ranma prensibine daha uygun düştüğü­nü kaydederek söz konusu rivayetleri uzlaştırma yoluna gitmiştir.

(bk. TDV İslam Ansikolpedisi, c. 3, s. 125-126, AVRET maddesi, İstanbul, 1991)


Sakal keserken besmele çekmek haram mıdır? Arkadaşın biri "Sakal tıraşı olurken besmele ile başlamak küfürdür." dedi.

Sakal, Resûl-i Ekrem Efendimizin (asv) ehemmiyetli sünnetlerinden biridir. Hiçbir âlim farz olduğunu ileri sürmediği için, terkinde de farzın terki gibi bir hüküm verilmemiştir.

Sakal sünnetinde Şafiî ile Hanefî arasında farklı görüş vardır. Şafiî ye göre sakal sünnettir; kesimi ise sadece tenzihen mekruhtur.

Hanefi de ve diğer iki mezhepte ise hüküm farklıdır. Sakalı bıraktıktan sonra kesmek, tahrimen mekruhtur. (Ahmed Şahin)

Tıraş olurken besmele çekmek küfür mü değil mi meselesine gelince:

Hanefi uleması bu hususta şöyle derler: Zina ve içki gibi kesin olarak haram olan şeyleri işlerken besmele çekmek, alay mânâsını taşıdığı için küfürdür. Fakat sakal tıraşı gibi ihtilaflı şeyleri işlerken besmele çekmek, doğru olmasa da küfür değildir.

Mecmeul Enhur 1/701de şöyle denmektedir: Zina ederken veya ittifakla haram olan bir şeyi yaparken besmele çekmek küfürdür. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 278)

Sakal kesmeye besmele ile başlamak haram değildir. Ancak alimlerin bu konudaki ihtilaflı görüşlerinden dolayı besmele çekmek uygun olmaz.

Esasen sakalı kesmenin sakıncalı görülen kısmı sünnete uygun olarak bırakılmış olan sakal hakkındadır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sakal tıraşı olmak veya sakal bırakmanın hükmü nedir? Delilleri ile beraber sakal ve bıyık hakkındaki hükümler nelerdir? Sakalın sünnete uygun şekli nasıl olmalıdır?


Kadın erkek birlikteliğinde dikkat edilmesi gereken konular nelerdir? Kız arkadaşlarla konuşmanın bir sakıncası var mıdır? Bu konuşma teke tek değil de bir toplumun içinde, sokakta veya birkaç kişinin yanında olursa bir mahzuru var mıdır?

Olayın bir kaç boyutu vardır:

1. Müslüman kadının giyim şekli ve bakılması haram olan yerleri


Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi, açık kalmamasıdır. Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de altını göstermeyecek şekilde kalın ve avret yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır. Bunun için, altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olan bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

Bu meseleye esas teşkil eden hadis-i şeriflerin meali şöyledir:

Hz. Âişe (ra)'nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma birgün Peygamberimiz (asv)'in huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (asv) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu:

"Ya Esma, bir kadın büluğ çağına erince -yüzünü ve ellerini göstererek- bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz." (Ebû Dâvud, Libas 31)

Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a.} tarafından bir rivayette Peygamberimiz (asv), giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların cehennemlik olduklarını, cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler. (Müslim, Libas,125)

Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

"Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Âişe (ra)'nin huzuruna girdi. Hz. Âişe (ra) başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı." (Muvatta', Libas:4)

Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü'minlere ikazda bulunmuştur. (Beyhaki, Sünen, 2/235)

İmam Serahsî bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, "Giyindiği halde açık" olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der:

"Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helâl olmaz." (el-Mebsût, 10/155)

Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, elbise ince de olsa, kalın da olsa böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz. Bu mesele Halebî-i Sağir'de şöyle belirtilir:

"Elbise altını, tenin rengini belli edecek şekilde ince olursa, bununla avret yeri örtülmüş olmaz. Fakat kalın olsa da, uzva yapışsa ve uzvun şeklini alsa (uzvun şekli görünür hale gelse), bu durumda örtünme hasıl olduğu için men edilmemesi gerekir, namaz caiz olur." (Halebî-i Sağır, s.141)

Mesele diğer mezheplerde de aynı şekilde ifade edilir. Mâliki mezhebinin görüşü şöyledir:

Elbise şeffaf olur, cildin rengini hemen belli ederse, bununla örtünme olmaz. Bu şekilde kılınan namazın mutlaka iade edilmesi gerekir. İnce ve dar olduğu için azanın şeklini belli eden elbiseyi giymek de mekruhtur. Çünkü bu bir şahsiyetsizlik sayılır ve selef ulemasının giyim tarzına muhalif hareket edilmiş olunur. (Menânü'l-Celü, 1/156)

Hanbelî mezhebinin görüşü ise şu şekildedir:

Vacip olan örtünme, cildin rengini belli etmeyecek şekildeki örtünmedir. Eğer giyilen elbise cildin rengini belli edecek tarzda ince olur da bedenin beyazlık ve kırmızılığı görünürse namaz caiz olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmiş olmaz. Şayet rengini örter de, hacmini belli ederse namaz caiz olur. Çünkü örtü kalın da olsa bundan kaçınmak mümkün değildir. (İbni Kudâme. el-Muğnî, 1/337)

Şafiî mezhebinin görüşü ise şöyledir:

Vacip olan, cildin rengini belli etmeyecek elbiseleri giyinmektir. İnceliğinden dolayı cildin rengini belli eden bir elbiseyi giymek caiz olmaz. Çünkü böyle bir elbise ile tesettür gerçekleşmiş olmaz. Yani, inceliğinden dolayı cildin beyazlığını veya siyahlığını gösteren elbise tesettür için kâfi gelmez. Yine, elbise kalın olsa da, dokunuşu itibariyle altından avret yerlerinin bir kısmını gösterse, yine yeterli şekilde örtünme sağlanmamış olur. Diz kapakları ve uyluklar gibi bedenin incelik ve kalınlığını belli eden bir elbise ile kılınan namaz sahihtir, çünkü tesettür sağlanmış demektir. Fakat azaları belli etmeyecek şekilde bir örtü kullanmak müstehaptır. (el-Mecmû, 3/170-172)

Bütün bu nakillerden şöyle bir neticeye varmak mümkündür:

Kadının kendine nikah düşen erkeklerin yanında giymiş olduğu elbise, tenin rengini belli edecek ve gösterecek şekilde ince ise, bununla örtünme gerçekleşmiş olmayacağından giyilmesi caiz olmaz. Bu giyecek, bir elbise, gömlek ve etek olduğu gibi, başörtüsü ve çorap da olabilir.

Buna göre tesettürün dinen makbul olabilmesi için bazı şartları vardır, onlara dikkat etmek gerekir:

- Elbisenin vücudu gösterecek tarzda ince olmaması,

- Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli olmaması,

- Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmaması gerekir.

Vücudun azalarını iyice belli edecek şekilde giyilen dar pantolon ve dar gömlekle namaz sahih olsa da, bakanların dikkatini çekip tahrik edeceğinden dinen helal olmaz. Merhum İbn-i Âbidin de eserinde bu hususa işaret etmektedir. (Reddü'l-Muhtar, 5/238)

Diğer taraftan kadınlar gerekli örtüyü sağlamak zorunda oldukları gibi, erkeklerin dikkatini çekecek bakışlardan, konuşmalardan ve yürüyüş tarzından da sakınmaları gerekir:

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz." (Nur, 24/31)

İşte hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zinetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki: gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar, yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır.

Fakat unutulmaması gerekir ki, kadının bu konuda başarısı daha önce erkeklerin iffeti ve görevlerine dikkati ve toplumda olanların gayreti ve özeni ile de ilgili olarak, bunlar da Allah'ın yardımı ile ayakta durabilir. Onun için bu noktada Resulullah (s.a.v) den bütün Müslümanlara hitap ve erkekleri zikredip kadınları da içine alacak bir şekilde buyuruluyor ki:

"Ve ey müminler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz." Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümid olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek dişi bütün müminler, imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tövbe ile Allah'a dönüp Allah'ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. O halde herkesin kurtuluşu bakımından iş sahipleri ve ilgili şahıslar şu emirlere de özen göstermelidir. (Elmalılı, Tefsir)

2. Kadının sesi hangi hallerde haram olur?

İslâmiyet kişiyi fitne ve fesada sürükleyen görüntü, davranış ve hallere karşı koruyucu tedbirler alır. Çünkü İslâmda insanın safiyet ve vakarının muhfazası ve bozulmaması esastır. Bu tedbir ve koruma hem erkek için, hem de kadın için eşit seviyede düşünülür.

Diğer yandan insana verilmiş olan özellik, kabiliyet ve farklılıklar bir başkasının vebal altına girmesine sebep olmamalı, yanlış duygulara kapılmasına meydan vermemeli, nefsini azdırmamalıdır.

Yaratıcı tarafından kadına ihsan edilen sesi de bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Esas itibariyle başta insan olmak üzere hiçbir varlığın sesi mutlak olarak haram ve günah sınıfına sokulmaz. Çünkü yaratılışında bir haramlık mevcut değildir. Bunun içindir ki, hiçbir âyet ve hadis kadının sesini haram kılıcı bir hüküm bildirmez.

Başta Hanefi ve Şâfiî imamları olmak üzere mezhep sahibi müçtehid imamlarımızın kanaatleri de bu merkezdedir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarında şu hükmü görüyoruz: "Cumhura göre kadının sesi avret değildir. Yani bütün müçtehidlere göre kadının sesi haram değildir."

Şâfiî mezhebi âlimleri ve diğer müçtehidler şöyle derler: “Kadının sesi avret değildir. Çünkü kadın alışveriş yapar, mahkemede şahitlikte bulunur. Bunun için sesini yükselterek konuşmak zorunda kalır." (Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, 2/167)

Kadının sesinin avret olmadığının gerekçesi, İslâmın ilk uygulamalı devri olan Saadet Asrıdır. Yani Peygamber Efendimizin (asv) ve sahabilerin uygulayış biçimidir. Bu uygulanış biçimi üç şekilde görülüyor:

Birincisi: Peygamber Efendimizin (asv) sahabi hanımlarla konuşması, onların sorularına cevap vermesi, şikâyetlerini dinlemesi, ihtiyaç ve taleplerini karşılamasıdır.

Bir örnek olması bakımından şu hadis-i şerifi nakledelim:

Amr bin Şuayb rivayet ediyor:

Bir kadın yanında kızı ile birlikte Resulullaha (asv) geldi. Kızın kolunda iki altın bilezik vardı. Resulullah (asv) kadına sordu: “Bu bileziklerin zekâtını veriyor musun?”

Kadın, “Hayır, vermiyorum.” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Resulullah (asv) tekrar sordu:

“Peki, kıyamette bu iki bilezik yerine Allah’ın sana ateşten iki bilezik taktırması hoşuna gider mi?”

Kadın iki bileziği hemen çıkarıp Resulullaha (asv) uzattı ve “Bunlar artık Allah ve Resulüne aittir.” dedi. (Tirmizî, Zekât, 12)

İkincisi: Sahabiler gerek Peygamberimiz (asv)'in hanımlarına, gerekse diğer hanım sahabilere hadis ve benzeri durumlarda soru sorarlar, konuşurlar ve bazı konularda bilgi alırlardı.

Üçüncüsü:
Yine sahabe döneminde kadınlar, halifelere şikâyetlerini dile getirirler veya dinî meselelerde diğer sahabilere bilmediklerini sorup öğrenirlerdi.

Bu mesele için de bir örnek verelim:

Kadının biri Hazret-i Ömer (ra)’e gelerek, “Yâ Emîrelmü’minîn! Kocam geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar.” şeklinde şikâyette bulundu.

Hazret-i Ömer (ra), “Ne demek istiyorsun? Kocanı geceleri ibadet etmekten ve gündüzleri oruç tutmaktan alıkoymamı mı istiyorsun?”

Bunun üzerine kadın başka bir şey söylemeden çıkıp gitti ve biraz sonra bir daha gelip aynı şikâyetini dile getirdi. Hazret-i Ömer (ra), kadına yine aynı cevabı verdi.

Bu durumu gören Kâ’b bin Sûr söze karıştı ve “Yâ Emîrelmü’minîn, kadının hakkı var. Cenab-ı Hak erkeğe dört kadınla evlenebileceğine müsaade ettiğine göre, dördüncü gün kadının hakkıdır.” dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (ra) kadının kocasını çağırtıp dört günde bir oruç tutmamasını ve her dört gecede bir kadının yanında yatmasını emretti. (Hayâtü’s-Sahâbe, 3/349)

Ancak diğer bütün mübah meselelerin mahiyet değiştirip mahzurlu bir hal almasında olduğu gibi, kadının sesi meselesinde de aynı durum söz konusudur. Kadının sesi mübah, masum ve meşru olmasına karşılık hangi sebeplerden dolayı “avret” olur, nasıl olursa yasak sınıfına girer, yabancı erkeklerin dinlemesi haram olur?

Kadının sesi yaratılışı icabı dikkat çekicidir. Özellikle ses normalin dışında bir tonda çıkarsa birtakım mahzurları beraberinde getirmektedir ve dinî tabiriyle “fitneye” sebep olmaktadır. Demek ki, haram olan sesin kendisi değil de, kontrol dışı bir mahiyet taşımasıdır.

Ahzab Sûresinin 32. âyet-i kerimesi bu husustaki ölçüyü Peygamber (asv) hanımlarının şahsında şöyle veriyor:

“Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla câzibeli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.”

Müfessir Vehbi Efendi bu âyeti tefsir ederken, “Söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani cazibeli ve ecânibi şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söylemeyin” şeklinde izah getirmektedir. Elmalılı’nın ifadesiyle “Yayılarak, kırıtarak, sınık, yılışık” olduğunda “kalbi çürük kötülüğe meyilli kimseler” bir ümide kapılırlar. Bundan dolayı da günaha girilmiş olur.

Vehbe Zühaylî bunu normal konuşmalardan ziyade dinî muhtevada da olsa aynı gerekçe ile mahzurlu görür:

“Kadının, Kur’ân şeklinde de olsa, coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu vardır.” (İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/467)

İbni Âbidîn ise meseleye şu şekilde bir açıklık getirir:

“Tercih edilen görüşe göre kadının sesi avret değildir. Yalnız zekâsı kıt olanlar zannetmesinler ki, ‘biz kadının sesi avrettir demekle konuşmasını kasdetmiyoruz. İhtiyaç halinde ve benzeri durumlarda kadının yabancı erkeklerle konuşmasına cevaz veriyoruz. Yalnız kadınların yüksek sesle konuşmalarını, seslerini uzatmalarını, yumuşatmalarını ve nağmeli bir şekilde okumalarını caiz görmüyoruz. Çünkü bunlarda erkekleri kendilerine meylettirmek ve şehvetlerini tahrik etmek vardır. Kadının ezan okuması da bundan dolayı caiz olmamıştır.” (Reddü’l-Muhtar, 1/272)

Bizim de katıldığımız hükmü Faruk Beşer Hoca veciz bir şekilde şöyle dile getirir:

“Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici, büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nağmeli sözlerle normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edayla konuşursa haram olmaz." (Hanımlara Özel İlmihal, 314)

Son olarak zamanımızın müfessirlerinden Muhammed Ali es-Sabûnî’nin yorumuna yer verelim:

“Açıkça görüldüğü gibi, eğer fitneden emin ise kadının sesi haram olmaz. Ancak, erkeklerin, kadınları fitne ve fesada götüren hallerden uzak tutmaları gerekir.” (Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, 2/167)

Sorudaki unsurlara gelince, şiir ve ilahide ses incelip kalınlaştığı, nağmeli olduğu ve câzip bir mahiyete büründüğü için yabancı erkeklerin duyacağı şekilde söylemek beraberinde mahzurları taşımaktadır.

Hanımların sesli olarak zikretmeleri de şayet yabancı erkekler duyacaksa, yine aynı kategoriye girmekte ve birtakım yanlış duyguların uyanmasına sebebiyet vereceğinden ezanda olduğu gibi müsaade edilmemektedir. Ancak kendi aralarında sesli olarak Kur’ân okumalarında ilâhi söylemelerinde ve zikretmelerinde haliyle mahzur olmaz.

3. Yalnız kalmak ve dokunmak:

Bir erkek ve kadının nikahsız olarak ellerinin birbirine değmesi ve yalnız kalmaları da caiz değildir.

Mahrem olmayan kadına bakmak haram olduğuna göre, onlara dokunmak veya tokalaşmak mutlaka haramdır. Peygamber (asv)'e biat eden kadınlar dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biat ederken elimizi tutmadınız." Peygamber (asv) "Kadınların elini tutup tokalaşmam.", buyurdu (Ahmed bin Hanbel, Nesâî, İbn Mâce).

Hazreti Aişe (ra) biat ile ilgili şöyle buyuruyor: "Allah'a yemin ederim ki Resûlüllah'ın eli bir kadının eline dokunmadı. Sadece sözle onlardan biat aldı." (bk. Buharî, Ahkâm, 49, Neseî, Bîy’a, 18; İbni Mâce, Cihad, 43).

Peygamber (asv) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

"Sizden biriniz, başına iğne ile dürtülmesi kendisi için helâl olmayan bir kadına dokunmaktan daha hayırlıdır."

İslâm dini, kadınla tokalaşmayı yasaklamakla kadını tezyif etmiyor. Bilakis şerefini kurtarıyor. Kötü niyetli kimselerin şehvetle el uzatmasına engel oluyor. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 170)

Bir kadının eli, yabancı bir erkeğin eline değmesi zaruret yokken haramdır. Bu itibarla, hiçbir ihtiyaca dayanmayan tokalaşmada bu haramlık söz konusu olur. Yabancı bir erkek yabancı kadınla tokalaşamaz, elini namahremin eline süremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv), yabancı bir kadının elini tokalaşmak için tutmanın ateş tutmaktan daha korkunç olduğunu haber vermiş, namahremin elini tutanın cehennem ateşi avuçlayacağına işarette bulunmuştur.

Bu mahzur, bilhassa genç kadın ve erkekler için daha büyük çapta variddir. Hissî tarafları yok olmuş yaşlılar hakkında ise mahzur daha az nisbette variddir. Hatta iki yaşlı kadın ve erkeğin (hislerinin yokluğu halinde) tokalaşmalarında beis olmayacağı ifade edilmiştir. Bu sebeble, yaşlı kadınların elleri öpülebilir. Yaşlılıkları, yâni hissi bakımdan ölmüş oluşları, böyle bir ruhsata sebeb olur. Bir erkeğin yabancı bir kadınla tokalaşması ânında cinsî hislerin ayaklanması halinde, aralarında haramlık söz konusu olur, sıhriyet akrabalığı meydana gelebilir. Bu bakımdan kadın-erkek münasebetlerinde çok titiz olmak gerekir. Zira böyle lüzumsuz bir tokalaşma yahut el öpme anlarında doğabilecek hissî heyecan, karşı cinse duyulabilecek süflî duygu, haramlığa sebeb olabilir, bu kadının kızı bu kimseye haram hale gelebilir. Böyle şüpheli halden uzak kalmak ise en sıhhatli bir tedbirdir. Mümkün olduğu kadarıyla uzak kalmaya gayret edilmeli, süflî bir his doğduydu, doğmadıydı gibi vesveseye mahal vermemelidir.

Hepimizin bildiği gibi, bir kızla evlenmeyi düşünmek ve nişanlanmak evlenmek mânâsında değildir. Bunun için kişinin nişanlısıyla gezip dolaşması ve onunla yalnız kalması kesinlikle haram ve büyük bir vebaldir. Peygamber (asv):

"Herhangi bir kimse, bir kadınla yalnız kaldığı takdirde mutlaka onların üçüncüsü şeytandır."

buyurmuşlardır. Bir çok nişanlılar, tenha yerde yalnız kaldıklarında istenmeyen ve meşru olmayan bir takım menfî neticeler meydana gelmekte ve sonunda herhangi bir nedenle nişan da bozulmaktadır. Geride kalan şey vebal ve iffetsizliktir. Bunun için dinini, dünyasını ve şerefini düşünen kimseler, meşru olmayan bu gibi şeylere dikkat etmeleri gerekir. (el-Fıkh'ul-İslâmî ve Edilletuha, 7/25; Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/112)


Bayıltarak kesilen hayvandan kurban olur mu?

Hayvanı bayıltarak kesmek caizdir. Ayrıca kurşunlama veya şoklama denilen yöntemle de kurbanlık hayvanlar kesilebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken şey: Hayvanın daha ölmeden kesilmesidir. Çünkü, o yöntemle hayvan öldürülse, bu hayvan murdar olur. Ama daha ölmeden ve kanı boşalmadan bıçak vurulup, kurbanın şartları yerine getirilse bu vaziyet caizdir.


Kurbanlık hayvanlar kesilirken acı hisseder mi?

İnsanın her gördüğü lezzetinde binler elem izi var. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi zevâl elemi, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor.

Fakat hayvanlar öyle değil. Hayvanlar şuûr, akıl, idrâk sahibi olmadıklarından, hem kesilmelerinde, hem de dünyadan gitmelerinde acı hissetmezler. Elemsiz bir lezzet, kedersiz bir zevk alırlar. Ne geçmiş zamanın elemleri onları incitir, ne istikbal korkuları onları ürkütür; rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükrederler.1

Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, bir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister; fakat, o his dahi gider, o elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan mâsum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir.2

Dipnotlar:

1. Sözler, s. 293.
2. Şuâlar, s. 182.


Caiz, günah, haram ne demektir, arasındaki farklar nelerdir? Bunları birer örnekle açıklayabilir misiniz?

Günah ile haram aynı anlamda kullanılabilmektedir. Günah haramın neticesidir. Yani haram olan bir işi yapan günah kazanır. Helal olan bir işi yapan da sevap kazanır.

Mekruh olan bir şey için de keraheten caiz ifadesi kullanılır.

Caiz ise helal anlamındadır. "Caiz değil" demek ise haram demektir.

Mesela meyve suyu içmek caizdir; bira içmek caiz değildir.

Bazı kesim ve kişilerin Peygamber Efendimiz (asm) için kurban kestiklerini görüyoruz. Vefat etmiş kimseler adına kurban kesilebilir mi? Kurban vekaleti nasıl verilir?

1. Ölü adına veya sevabı ölüye bağışlanmak üzere kurban kesilebilir. Bir kimse, sevabını ölmüş bulunan anne veya babasına yahut diğer yakınlarına bağışlamak üzere, çeşitli hayır kurumlarına, fakir ve muhtaç kişilere bağışta bulunabileceği gibi, kurban da kesebilir. Ölenin kendisi için kurban kesilmesine dair vasiyeti yoksa kesen kimse, bu kurban etini fakirlere yedirebileceği gibi, kendisi ve zenginler de yiyebilir. Vasiyet varsa, tamamen fakirlere yedirilmesi veya dağıtılması gerekir.

2. Kişi sevabını ölüye bağışlamak üzere her türlü ibadet yapabileceği gibi, kurban da kesebilir. Sevabı ölünün ruhuna bağışlanmak üzere kesilen kurban da bayram günlerinde veya başka günlerde kesilebilir.

Hz. Peygamber (asm) için kesilecek kurbanlar da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Sevabı Peygamberimiz (asm)'ın mübarek ruhuna bağışlanmak üzere kurban kesmek caizdir. İbni Ömer umre yapar ve sevabını Rasulullah (asm)'ın ruhuna hediye ederdi.

Cüneydi Bağdadi ile aynı tabakada olan İbnu'l-Muveffak yetmiş hac yapmış ve sevabını Rasulullah (s.a.v.)'ın ruhlarına hediye etmiştir. İbnu Siraç ise on bin hatim ve bir o kadar da kurban kesip sevabını Rasulullah (asm)'ın mübarek ruhuna hediye etmiştir. (İbni Abidin 2/ 244)

Şu kadar var ki Hz. Peygamber (asm) adına kurban kesmek gayesi ile para toplamak da uygun bir davranış değildir. Bu niyetle kurban kesecek kişi tek başına kesmelidir.

3. Sevabını ölmüş bir akrabamızın veya sevdiğimiz bir zâtın ruhuna bağışlamak üzere keseceğimiz kurbanın, kurban bayramında keseceğimiz sair hayvanlardan farkı yoktur. Vasiyet edilmemişse ölü için kurban kesmek bir vecibe değildir. Bir kimse kendi parası ile aldığı ve sevabını ölmüş bir yakınına bağışlamak üzere kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da yedirebilir. Böyle bir hayvanın bayram günlerinde kesilmesi de şart değildir. Her zaman kesilebilir. Hattâ arefe günü kesilip fakirlere dağıtılması daha isabetli olur. Çünkü Kurban Bayramı günü fakirler zaten etten nasipleneceklerdir. Arefe günü kesilip dağıtılırsa, o gün de onların et yemekleri te`min edilmiş olur.

Bir kimse kendisi öldükten sonra kurban kesilmesini vasiyet etmiş ise, bu kurbanın bayram günleri içinde kesilmesi lâzımdır. Böyle bir kurban etinden kesen yiyemez. Tamamının tasadduku gerekir. Ölen adamın vasiyeti yoksa ve kurban da onun parasından alınıp kesiliyorsa, bu kurban da vasiyet üzerine kesilen kurban gibidir.

Vekalet verme konusuna gelince:

Telefonla başka bir şehirdeki kişiye vekalet verip kurbanı kestirebilirsiniz. Bir Müslüman kurbanını kendisi kesebileceği gibi bir Müslümana da kestirebilir. Ancak kendisinin kesmesi daha faziletlidir. Kurbanı kestirme konusundaki izin bizzat ifâde edilebileceği gibi, izne delâlet eden söz, fiil ve davranışlar da izin sayılır.


İslamiyet'de işkencenin yeri var mıdır? Mesela konuşması istenen azılı bir suçluya işkence yapılabilir mi? Verceği bilgilerle pekçok insanın hayatı kurtulacaksa, konuşmamakta direnen birine işkence yapılabilir mi?..

İşkence; belli bir amaca ulaşmak için maddi veya psikolojik yöntemlerle, acı çektirerek uygulanan baskı ve eziyet. İnsanlık onuru ile bağdaşmayan, insanı küçültücü bu uygulama İslâm tarafından kesin biçimde yasaklanmış, haram kılınmıştır. İslâm'a göre zorbalık ne zulümle eşanlamlı olan işkence uygulaması, insanlara değil, hayvanlara bile revâ görülemez.

Tarihte ve günümüzde Müslümanların maruz kaldıkları tüm işkencelere karşın İslâm, işkenceye karşı kesin bir tavır koyarak haram kılmıştır. Çünkü İslâm'a göre insan en şerefli varlıktır (eşref-i mahlukat); en güzel biçimde yaratılmış, izzet ve şeref bağışlanmış, evrendeki her şey kendisine musahhar kılınmıştır. O, yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Bu nedenle doğuştan dokunulmaz hak ve özgürlüklere sahiptir. Bunların başında insanlık şerefine yakışır biçimde yaşama hakkı ve buna bağlı diğer haklar gelir. Bu haklar başkaları için haram, başka bir deyişle dokunulmazdır. Hz. Peygamber (asm), ünlü Veda hutbesinde bu haklara değinerek "...Ş u şehrinizde, şu ayınız içinde bu gününüz ne kadar muhterem ve mukaddes ise, mallarınız, namus ve şerefiniz, kanlarınız da öyle haramdır, dokunulmazdır." buyurmuştur.

Bu nedenle insanın canına, bedenine, malına, namus ve şerefine yönelik maddi ya da manevi tüm tecavüzler haram kılınmış; bu tür tecavüzlere karşı cezalar öngörülmüştür. İslâm'ın insana tanıdığı bu saygınlık ve dokunulmazlık, yalnız Müslümanlarla sınırlı değildir. Müslüman olmayanlar da aynı güvence altındadır.

"Gayri müslim vatandaşlara (zimmiler) velev bir kötü söz, namuslarıyla ilgili bir gıybet veya herhangi bir rahatsız edici davranışla olsun tecavüz eden yahut mütecavize yardım eden kimse Allah, Resulu ve İslâm'ın verdiği teminata ihanet etmiş, onu zayi eylemiş olur." (el-Karafî, el-Furuk, III, 11).

İslâm'ın insana tanıdığı saygınlık ölümünden sonra da devam eder. Bu nedenle ölüye, ölünün vasiyetlerine, hatta yattığı yere, kabrine saygı göstermek bir görevdir. Ölüye de, dirilere olduğu gibi tecavüzde bulunulamaz, eziyet edilemez. Söz gelimi, tıbbi bir zaruret olmadıkça hiç bir ölünün kesilmesine, parçalanmasına izin verilmez.

İslâm'ın işkenceye karşı tavrı tüm canlıları içine alacak kadar geniş ve duyarlıdır. Bu, hayvanlara ilişkin tutumunda da açık biçimde kendisini gösterir. İnsanlara bir zararı dokunmayan hayvanları öldürmek, ateşe atarak yakmak, zevk için hedef olarak kullanmak haramdır. İnsan, ihtiyacını karşılayacak ölçüde hayvan kesebilir, avlanabilir. Fakat ihtiyaçtan fazlasını kesmesine, avlanmasına, gereksiz telef anlamına geleceği için, izin verilmez. Ortadan kaldırılması gereken zararlı hayvanları bir yere hapsetmek, aç bırakarak ölüme terketmek caiz görülmemiş, günah sayılmıştır.

İnsanlar gibi hayvanlara da müsle yapmak (organlarını kesmek, parçalamak) haramdır. Sahip olduğu bir hayvanı beslemeyen kişi, onu satmaya, beslenebileceği bir yere bırakmaya ya da eti yenilen bir hayvansa boğazlamaya zorlanır. Kesim sırasında hayvana acı çektirmemeye özen gösterilmelidir. İslâm'ın bu konudaki titizliğini Hz. Peygamber (asm),

"Allah her şeyin üzerine güzellik yazmıştır. Bir şeyi öldürdüğünüz zaman güzel öldürün; bu şeyi boğazladığınız zaman güzel boğazlayın, eziyet vermemek için bıçağı bileyin ve hayvanın kolay ölmesini sağlayın." (Ebû Dâvud, Edâhî, 12; Tirmizî, Diyât, 14; Müslim, Sayd, 12).

buyruğu ile dile getirir. İnsanlar, hayvanlara karşı davranışlarının da karşılığını göreceklerdir. Kötü bir davranış ve ölüme sebebiyet, Cehennem'e atılmayı gerektiren bir suçtur:

"Bir kadın evindeki kediyi hapsetti, yedirmedi, içirmedi, hayvanın kendi kendine yiyecek bulması için onu salıvermedi, böylece ölümüne sebep oldu. İşle bu kadın, bu yüzden Cehennem'e gitti." (Buharî, Enbiyâ, 54; Müslim, Sayd, 11).

Hayvanlara karşı iyi bir davranış da kötü bir insanı sonsuz mutluluğa, Cennet'e götürebilir. Hz. Peygamber (asm) bunu da şöyle dile getirir:

"Bir fahişe, dilini çıkarmış solur vaziyette kuyunun çevresinde dolaşan bir köpeğe pabucuyla kuyudan su çıkarıp içirdiği için Cennet'e gitti." (Müslim, Selâm, 14).

İnsanlara inanç ve düşünceleri nedeniyle işkence edilmesine izin vermeyen İslâm, yaptığı hukuki düzenlemeler ve koyduğu kurallarla yargılama sırasında da maddi veya manevî işkenceye maruz kalmalarını önlemiştir. İslâm hukukuna göre, her şeyden önce, suçu ispat edilmeyen kişi masumdur, suçlu muamelesine tabi tutulamaz; beraat-i zimmet asıldır. Cezalar şüphe ve zanlara değil, kesin delillere dayanmak zorundadır. Şüpheler sanık aleyhinde değil, lehinde kullanılır. Şüphelenildiği için hiç kimse cezalandırılamaz, tam tersine herhangi bir şüphe durumunda cezalar düşürülür. Suçun ispatı, iddia edene düşen bir görevdir. Davalı suçsuzluğunu ispat etmeye zorlanamaz; yalnızca yemin teklif edilebilir. Herhangi bir zorlamanın söz konusu olduğu tüm beyanlar geçersizdir, hukuki anlamda bir delil sayılamaz. Bu nedenle hiç bir kimse, hiçbir şekilde itirafa zorlanamaz.

Not: Doç. Dr. Abdülkerim Ünalan'ın, "Bir İnsanlık Suçu: İşkence" isimli şu makalesini okumanızı tavsiye ederiz:

1. İşkencenin Mahiyeti ve Beşerî Hukuk Sistemlerindeki Yeri

Aslı itibariyle Farsça olan “şikence” kelimesi Türkçe’ye “işkence” şeklinde geçmiştir. İşkence eziyet etmek, incinmek, incitmek, ıstırap vermek gibi anlamlara gelir. İşkence Arapçada “azap”, “ta’zîb”, “müsle”, “eza” gibi kavramlarla ifade edilir. Terim olarak ise işkenceyi, bir şahsa, işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle bilgi elde etmek veya itiraf ettirmek ya da herhangi bir sebeple acı çektirmek için uygulanan ve fizikî veya mânevî bir şekilde ağır acı ve ıstırap veren bir fiil şeklinde tanımlamak mümkündür. Nitekim TCK. nun 94. maddesinde işkence başlığı altında şöyle denilmektedir: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” Yani işkence, bazen bir kişiye bir fiili itiraf ettirmek veya bir fiili işlediğinden dolayı ona acı çektirmek ya da bir fiili yapmaya zorlamak meselâ bir çeki imzalatmak gibi maksatlarla uygulanır.

Tanımından da anlaşıldığı üzere işkence, maddî ve mânevî olmak üzere iki kısma ayrılır. Maddî işkence, insanın vücuduna bizzat uygulanan işkencedir: yakmak, dağlamak, askıya almak, zincire vurmak, elektrik vermek... gibi. Mânevî işkence, fizikî olmayan ancak insanı etkileyen, ruhî yapının bozulmasına sebep olan işkencedir: hakaret etmek, kişinin kendisine veya sevdiği bir kişiye sövmek, sövdürmek, kişiye, inandığını inkâr ettirmek, kişinin, özellikle kadının çocuğunu elinden almak gibi.

Bütün hukuk sistemlerinde her suça somut bir ceza düzenlenmiş veya söz konusu ceza hâkimin içtihadına bırakılmıştır. Bu cezalar, âdil yargılama sonucunda ve somut delillere dayanılarak verilir. Delil, ya şahit ve belge gibi haricî unsurlar veya kişinin ikrar ve itirafı şeklinde olur. Kişinin ikrarı, ancak özgür iradesiyle olduğu takdirde geçerlilik kazanır. İşkence ve baskı ile yapılan bir ikrarın hiçbir değeri yoktur. Bu muhakeme tarzı çağdaş hukuk sistemlerinde evrensel bir boyut kazanmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3. maddesinde şu ifadeye yer verilmiştir: “Herkesin hayat, özgürlük ve güvenlik hakkı vardır.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1. maddesinde de benzer bir hüküm yer almaktadır: 1954 tarihli “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme”nin 5. maddesinde işkence yasağına açıkça vurgu yapılarak “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı uygulamaya tâbi tutulamaz.” hükmü getirilmiştir. Bunlara benzer daha birçok Birleşmiş Milletler ve Avrupa sözleşmelerinde işkencenin gayr-i insanî bir muamele olduğu vurgulanmış ve kimsenin bu muameleye maruz bırakılamayacağı açıkça ifade edilmiştir ki, Türkiye de bu sözleşmeleri onaylamıştır.

1876 tarihli ilk Kanun-u Esasî’nin (anayasanın) 26. maddesinde şu hüküm yer almaktadır: “İşkence ve sair her nevi eziyet, kat’iyen ve külliyen memnûdur.” 1924, 1961 ve hâlen yürürlükte olan 1982 anayasalarında da işkence yasaklanmış, 1961 ve 1982 anayasalarında ayrıca insan haysiyetiyle bağdaşmayan cezaların da verilemeyeceği hükmü eklenmiştir. Hâlen yürürlükteki anayasaya paralel olarak T.C. Kanununun üçüncü bölümü işkence ve eziyete ayrılmış ve 94-96. maddelerde; ölümle sonuçlanmayan işkencenin türüne göre 3-30 yıl arasında hapis cezası verilebileceği, ölümle neticelenen işkenceye ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacağı belirtilmiştir.

Gerek ülkemizde gerekse dünyanın birçok ülkesinde yapılan bu hukukî düzenlemeler, dünya toplumlarının artık insan onurunu ve insan haklarını koruma konusunda duyarlı hâle geldiğini göstermektedir.

2. Yahudilik ve Hristiyanlıkta İşkence

Malum olduğu üzere Yahudilik ve Hristiyanlık da asılları itibariyle semavî dinlerdir ve bunların menşei de vahiydir. Dolayısıyla bu dinlerin esas itibariyle işkenceye cevaz verdiğini düşünmek mümkün değildir. Hz. İsa’nın (a.s.) “… ben size derim: Kötüye karşı koyma; ve senin sağ yanağına kim vurursa ona, ötekini de çevir.”1 şeklindeki tavsiyeleri, Hristiyanlıkta hoşgörü anlayışının ne derece hâkim olduğunu göstermektedir. Ancak bu anlayışın pratiğe yansıdığını söylemek mümkün değildir. Nitekim ortaçağda, 13. Yüzyıldan itibaren kurulan ve 19. yüzyıl ortalarına kadar etkisini gösteren Engizisyon Mahkemelerinde, genelde dinden dönenlere karşı, insanlık dışı birçok işkence yönteminin uygulandığını hattâ işkencenin kurumsallaştığını görüyoruz. Bu çağda, “Kanonik2 hukukun, suçlulardan koparılacak ikrarı delillerin sultanı sayması ve mahkûmiyet için yeterli görülmesi, sanıktan ikrarı elde etmek için akla gelmeyecek vahşi usullerin icad edilmesine ve uygulanmasına sebebiyet vermiştir.”3 Hristiyanlıkta işkenceyi önleyici tedbirlere veya bu konuda düzenlenmiş cezalara rastlanmamaktadır.

Engizisyon mahkemelerince uygulanan vahşi işkence türlerinden bazıları şunlardır: Ateşe atmak, mahkûmu, metalden yapılmış boğanın karnına koyup kapağı kapattıktan sonra boğayı yakıp karnındaki mahkûmu diri diri kavurmak, mahkûmun başına kızgın yağ dökmek, mahkûmu baş aşağı çarmıha gerip diri diri derisini yüzmek, köle ve esirleri yırtıcı aç hayvanlara yedirmek, kişinin dizlerine demir çakıp ellerini bileklerden bu demirlere bağlamak, mahkûmun vücuduna ağırlık bağlayarak onu başparmağından asmak, mahkûmun ağzına kor ateş sokarak onu dilsiz hâle getirmek, mahkûmu suda boğmak, kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları gibi aletlerle işkence yapmak vs.

3. İslâm’da İşkence


İslâm’ın doğduğu 6. Asırda Arap yarımadasında, engizisyon mahkemelerince uygulananlar kadar değilse de birçok işkence türünün uygulandığı ve bunların İslâm’ın yayılmaya başlamasından sonra da devam ettiği görülmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğinin ilk yıllarında birçok işkence türüne maruz kalmış; taşlanmış, ibadet ederken üzerine işkembe atılmış, kendisini koruyan Abdulmuttalib ailesi ile birlikte tecrit edilerek ambargoya maruz bırakılmış ve sonunda kendi öz yurdundan Medine’ye hicret etmeye zorlanmıştır. İleride zikredeceğimiz üzere Bilal-i Habeşî gibi birçok sahabi, Allah’a iman ettikleri için ağır işkencelere uğramışlar, defalarca hicret etmek zorunda bırakılmışlardır. Rahmet dini olan İslâm ise, gelmesi ile birlikte, insanlar arasında adaleti, huzuru, barışı tesis etmiş, insan haklarını ihlâl edici, insanı küçümseyici maddî-mânevî her türlü zulmü, işkenceyi, haksızlığı yasaklamıştır. Hiçbir dinî veya beşerî sistem, insan haklarına, insanın onur ve haysiyetinin korunmasına İslâm kadar hassasiyet göstermemiştir. İslâm dini bu çerçevede hem genel hem özel anlamda işkenceyi yasaklamış ve işkenceyi önleyici tedbirler almıştır:

A. Genel Anlamda İşkence Yasağı

1.
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (celle celâlühü) insanı kâinatın en güzeli şeklinde yarattığını,4 insanı mükerrem (saygın) kıldığını,5 yerdeki ve göklerdeki her şeyi insanın hizmetine âmâde ettiğini6 ifade etmektedir. Allah’ın, bu kadar değer verdiği bir varlığa işkence yapılmasını hoş görmesi mümkün değildir. Onun için Allah (celle celâlühü), insan hayatını veya insanın organlarından birini yok etmeye karşı en ağır cezaları koymuştur.

İslâm, insanın sadece bedenî varlığını korumakla kalmamış onun mânevî şahsiyetini de koruma altına almış, onurunu, kişiliğini zedeleyen tavır ve davranışları önlemeye yönelik caydırıcı somut müeyyideler koymuştur. Nitekim zina iftirasında (kazif) bulunan kişiye 80 kırbaç vurulması Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça emredilmiştir7 ki hiçbir hukuk sisteminde böyle bir ceza türüne yer verilmemiştir.

2. İslâm Hukuku, işkence ve zorlama sonucu kişinin, cinayet, hırsızlık, zina vb. suçlarlarla ilgili ikrarını geçersiz saymış, bu tür ikrarın geçerli olması, kişinin, zorlamadan sonra, serbest ortamda ikrar etmesine bağlanmıştır.8 Böylece işkence, hukukî açıdan sonuçsuz bırakılmış, maksadına ulaşması önlenmiştir.

3.
Kuşkusuz ki işkence büyük bir hak ihlâlidir. İslâm dini ise kul hakkına büyük önem vermiştir. Allah (celle celâlühü), kul hakkını affetme yetkisini tamamen hak sahibine bırakmıştır. İslâm’da hiçbir kişi veya organın kul hakkını affetme yetkisi yoktur. Kul hakkına tecavüz etmenin uhrevî sonucu da vahimdir. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), buna dikkat çekmek için bir defasında sahabeye “Biliyor musunuz müflis kimdir?” diye sormuş. Sahabe “Yâ Rasulallah! Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir.” şeklinde cevap verince Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç, zekâtla gelir. Ancak (diğer yandan) şuna küfretmiş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını akıtmış, ötekini dövmüş… Dolayısıyla şuna buna iyilikleri verilir. Şayet borçları bitmeden iyilikleri tükenirse hak sahiplerinin günahları ona yüklenir ve sonunda cehenneme atılır.”9

4. İşkence büyük bir zulümdür. Zulüm ise İslâm’da şiddetle yasaklanmış, zalimlere ağır cezalar vaad edilmiştir.

5.
İşkence büyük bir adaletsizliktir. İslâm ise adalete büyük önem vermiştir. Her hafta cuma hutbelerinde adalet ayetinin okunması da İslâm’ın adalete ne kadar önem verdiğini göstermektedir.

B. Özel Mânâda İşkence Yasağı

Özel mânâda da İslâm, başta insan olmak üzere bütün canlılara işkence ve eziyet etmeyi yasaklamıştır. Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Müslümanlara işkence edenleri yeren birçok âyet-i kerîme ve hadis-i şerîf bulunmaktadır:

1. “Şüphesiz Allah ve Resûlü’nü incitenlere, Allah dünya ve âhirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeyler yüzünden eziyet edenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.”10

Âyet-i kerîmede müşriklerin Allah’a ve Peygamber’e işkence etmelerinden söz edilmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) taşlanmış, üzerine hayvan pislikleri atılmış ve sözlü hakaretlere uğramıştır. Yani Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) fizikî ve mânevî işkenceye maruz kaldığı bir gerçektir. Ancak Allah (celle celâlühü) için işkence söz konusu değildir. Müfessirler, Allah’a işkence yapmanın anlamının, Allah’ın dostlarına işkence yapmak olduğunu ifade ediyorlar.11 Yani Allah’ın dostları olan mü’minlere işkence etmek, Allah’a işkence etmek şeklinde değerlendirilmiştir. Tıpkı mü’minlere karşı gelmenin, Allah ve Peygamber’i ile savaşmak şeklinde değerlendirilmesi gibi.12

2. “Münafıkların bir kısmı Peygamber’e eziyet eder.”13

3, “Ey iman edenler! Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın.” 14

4. “…Allah, bize doğru yolu gösterdiği hâlde kendisine neden tevekkül etmeyelim. Biz, elbette bize yaptığınız işkencelere sabredeceğiz. Tevekkül edecek olanlar, sadece Allah’a tevekkül etsinler.”
15

Bu âyetlere paralel olarak Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) birçok hadîsinde de işkencenin yasaklandığını görüyoruz:

1. Bir hadis-i kudsîde Allah (celle celâlühü), “Kullarıma işkence yapmayın.”16 buyurmaktadır.

2. “Kim başkasının kusurlarını ifşa ederse Allah da kıyamet gününde onun kusurlarını ifşa eder, kim insanlara meşakkat ve zahmet yüklerse Allah da kıyamet gününde ona meşakkat yükler.”17 Şüphesiz ki insanların kusurlarını halk arasında yayıp kişiliklerini rencide etmek ve onlara zorluk gösterip eziyet etmek onlara işkence vermek demektir.

3. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir gün camide otururken bir adamın, oturanların sırtları üzerinden atlayarak kendisine yakın bir yere gelip oturduğunu gördü. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazını bitirdikten sonra adama dönerek “Neden arkada oturmadın?” dedi. Adam, “Yâ Rasulallah! Beni görebileceğin bir yerde oturmak istedim.” şeklinde cevap verdi. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Cemaatin omuzları üzerinden atlayarak geldiğini ve onlara eziyet ettiğini gördüm. Kim bir Müslüman’a eziyet ederse bana eziyet etmiş olur; kim bana eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş sayılır.” dedi.18 Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), cemaat saflarını yarmak gibi basit görülen bir davranışı bile eziyet saymıştır.

4. “Kim bir zimmîye (gayri müslime) eziyet ederse onun hasmı benim. Ben kimin hasmı olursam kıyamet gününde onu mağlup ederim.”19

5. İmam Müslim, Birr ve Sıla Kitabının 33. babının ismini “İnsanlara Haksız Yere İşkence Edenlere Büyük Tehdit” şeklinde koymuş ve bu başlık altında şu hâdiseyi anlatmıştır:

Hişam b. Hakîm, bir gün Şam bölgesinde dolaşırken bazı çiftçilerin güneş altında bekletildiklerini gördü. Onların güneşte bekletilmelerinin sebebini sordu. Cizye ödemediklerinden dolayı güneş altında hapsedildiklerini söylediler. Bunun üzerine Hişam (r.a.), Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Dünyada insanlara işkence edenlere Allah ahirette azap verir.” dediğini söyledi ve o zamanki Şam emîrinin yanına giderek onları serbest bıraktırdı.20

6. Zû Kelâ’ kabilesinden bir grup, ‘Yemen valisi olan Numan b. Beşir’e, mallarını çaldıkları iddiasıyla birkaç adam getirdiler. Numan, onları birkaç gün hapsettikten sonra serbest bıraktı. Bunu duyan mal sahipleri, “Dövüp baskı yapmadan onları nasıl bırakırsın?" diye Numan’a kızıp sitem ettiler. Numan onlara “Benden ne istiyorsunuz? İsterseniz onları döveyim. Eğer mallarınız ortaya çıkarsa bir problem yok. Ancak mal ortaya çıkmazsa onlara attığım dayağın aynısını size de atarım.” dedi. Onlar, “Bu, senin hükmün müdür?” dediler. Numan, “Hayır, bu, Allah Azze ve Celle ile O’nun Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) hükmüdür.” şeklinde cevap verdi.21

7. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşa gönderdiği bir ordu veya müfrezenin başına bir komutan tayin edince komutana ve maiyetindeki askere takvanın yanında şu tavsiyelerde bulunurdu: “Allah’ın adıyla savaşın. Allah’ı inkâr edenlerle savaşın. Savaşın ancak aşırı gitmeyin, (antlaşmalarınızı bozmayın) işkence yapmayın...”22

Görüldüğü gibi bu hadisler de Müslüman olsun veya olmasın insanlara işkence etmeyi açıkça yasaklamaktadır. Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), tıpkı insanlar gibi hayvanlara işkence etmeyi de yasakladığını görüyoruz.23 Bu çerçevede hayvanların dövülmesini,24 hedef tahtası şeklinde kullanılmasını25 dövüştürülmesini,26 yüzlerinin dağlanmasını,27 sapanla avlanmasını,28 aç bırakılmasını yasaklamıştır. Nitekim bir kediyi aç bırakarak ölmesine neden olan bir kadın hakkında Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Bir kadın, bir kediden dolayı cehenneme girdi (cehennemi haketti). Kediyi bağladı; ne kendisi onu yedirdi ne de onu serbest bırakarak yerden bir şeyler yemesine imkân verdi.”29

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayvana maddî işkence yapmayı yasaklamakla kalmamış mânevî yönden de ona işkence yapılmasını, hakaret edilmesini yasaklamıştır. Nitekim bir yolculuk esnasında bir devenin, sahibi tarafından lânetlendiğini duyunca devenin üzerindeki yükü indirtmiş ve binilmesini yasaklamıştır.30

Sonuç

Çeşitli maksatlarla uygulanan işkencenin çok eski dönemlerden beri var olduğu, engizisyon mahkemelerince birçok vahşi yöntemlerle uygulandığı ve günümüzde de devam ettiği anlaşılmaktadır. Ancak bu insanlık dışı muamele, günümüz hukuk sistemlerinde bir insanlık suçu olarak kabul edilmektedir. İslâm hukukunda da işkence, insanlık dışı haksız bir muamele olarak telakki edilmiştir. İslâm hukukunda suçun şahsîliği, suç ile ceza arasında dengenin olması, cezanın, âdil bir muhakeme sonucunda tahakkuk etmesi esastır. Baskı ve zorlamayla yapılan ikrar ve itiraflar geçersizdir. İspatlanmış bir suç olmadan kişiye ceza vermek haksızlık ve zulümdür. İşkence, işlenmiş bir suça karşılık olmayan, hukuk dışı, onur kırıcı bir muameledir.

Bütün insanlığı şefkat ve merhametle kucaklayan, toplumda adaleti, insan haklarına saygıyı tesis eden İslâm, insanlık dışı bu uygulamayı tasvip etmemiştir. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe uygulamalarında işkencenin yasaklandığı açıkça görülmektedir. Tarihin bazı dönemlerinde, İslâm hukukunun egemen olduğu İslâm devletlerinde rastlanan işkence uygulamaları, hiçbir surette İslâm’a mal edilemez; bunlar tamamen şahsî uygulamalardan ibarettir. Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), devletin çobanını öldürüp develeri çalan kâtillere karşı yaptığı uygulama, aslında işkence değil bir ceza şeklinde düşünülmüş ancak söz konusu suçla ilgili cezayı belirleyen âyetin inmesi ile bu ceza türünden de vazgeçilmiştir. Yüce dinimizde işkence, sadece insanlar için değil hayvanlar için de caiz görülmemiştir. İslâm hukukuna paralel olarak beşerî hukuk sistemlerinde de bu vahşi muamelenin yasaklandığı görülmektedir. Dolayısıyla işkence ile mücadele etmek, bütün insanlığın ortak bir görevi hâline gelmiştir.

Teorik olarak insanlık suçu olarak telâkki edilen işkencenin fiilî olarak da insanlığın gündeminden çıkmasını temenni ediyoruz.

Dipnotlar

1. İncil, Matta 5/38, 39.
2. Ortaçağ Kilise Hukuku.
3. Sulhi Dönmezer – Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, Genel Kısım, İstanbul 1977, s.49.
4. Tîn suresi 95/1.
5. El-İsra suresi 17/70
6. Lokman suresi 31/20
7. Nur suresi 24/4
8. Udeh, Abdulkadir, et-Teşrîu’l-Cinaiyyu’l-İslamî, II, 316; Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, VI, 4457. Ayrıca Bkz. Kasanî, Bedai’, VI, 190; İbn Abidin, Raddu’l-Muhtâr, V, 627.
9. İbn Hanbel, II, 272.
10. El-Ahzâb suresi 57, 58
11. Kurtubi, XVI, 1002; Cassas, I, 30
12. El-Maide 5/33.
13. El-Ahzâb 9/61
14. Ahzâb suresi 33/69
15. İbrahim Suresi 14/12.
16. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 173.
17. Buhari, Ahkam, 9.
18. Taberanî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, I, 284.
19. el-Hindî, Kenzu’l-Ummal, IV, 618; el-Camiu’s-Sağîr, I, 1210
20. Müslim, Birr, 33; Ebu Davud, Harac, 32; İbn Hanbel, III, 403.
21. Nesâî, Kat’u’s-Sarik, 2.
22. Müslim, Cihad, 3.
23. Nesâi, Dahaya, 41.
24. Nesâi, Dahaya, 41.
25. Buhari, Zebaih, 25.
26. Ebu Davud, Cihad, 56; Tirmizi, Cihad, 30.
27. Tirmizi, Cihad, 30.
28. Buhari, Zebâih, 5.
29. İbna Mace, Zuhd, 30; Müslim, Birr, 134.
30. Hayvanlar hakkında geniş bilgi için Bkz.Canan, İbrahim, Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, İstanbul 1984.

Bibliyografya

1. Buhari, Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail (256/870), el-Camius-Sahîh, İstanbul 1981.
2. Canan, İbrahim, Peygamberimiz’in Sünnetinde Terbiye, İstanbul 1984.
3. Cassas, Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî (370/980), Ahkâmu’l-Kur’an, Thk. Muhammed es-Sadık Kamhavî, I-V, Mısır, trs.
4. Dönmezer, Sulhi– Erman, Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, Genel Kısım, İstanbul 1977
5. Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş’as (275/888), Sunenu Ebi Davud, İstanbul 1981.
6. el-Hindî, Alauddin Ali el-Muttaki (975/1567), Kenzu’l-Ummal fi Suneni’l-Ekvâli ve’l-Ef’âl, Halep, trs.
7. İbn Abidin, Muhammed Emin, Raddu’l-Muhtâr Ala’d-Durri’l-Muhtâr, Mısır 1966.
8. İbn Hanbel, Ahmed (241/855), Müsned, İstanbul 1981.
9. İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik (213/828), es-Sîratu’n-Nebeviyye, Mısır, trs.
10. İbn Mâce, Ebu Abdillah Muhammed b.Yezîd (275/886), Sünenü İbn Mâce, İstanbul 1981.
11. İncil, Matta, Kitab-ı Mukaddes Yayınları.
12. Kâsânî, Alâuddin, Ebu Bekir b. Mesûd (587/1191), Bedai’us-Sanai’ fi Tertîbi’ş-Şerâi’, Beyrut 1974.
13. Kurtubi, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed (671/1272), el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut, trs.
14. Müslim, Ebu’l Hüseyn b. Haccac el-Kureyşî (261/874), el-Camiu’s-Sahîh, İstanbul 1981.
15. Nesâî, Ebu Abdirrahman Ahmed b. Şuayb (303/915), Sünenü’n-Nesâî, İstanbul 1981.
16. Süyûtî, Celâluddin Abdurrahman b. Ebi Bekir (911/1505), el-Camiu’s-Sağîr min Hadîsi’l-Beşîri’n-Nezîr, trs.
16. Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, I, 284.
17. Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa (279/892), Sünenu’t-Tirmizî, İstanbul ,1981.
18. Udeh, Abdulkadir, et-Teşrîu’l-Cinaiyyu’l-İslâmî, Beyrut, 1998.
19. Zuhaylî, Vehbe, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, Dâru’l-fikr, Dimaşk, 2006.
bk. Yeniümit, Nisan-Mayıs-Haziran 2010, Sayı :88 Yıl :30


Meraki'l-Felah ve Nuru'l-İzah kimin eseridir? Tahtavi'nin eserinin ismi nedir? Haşiye, şerh ne demektir?

Meraki’l-Felah; Hanefi mezhebi fıkıh âlimlerinden Ebu’l-Berekât Hasan bin Ammâr bin Ali eş-Şürunbülâlî’nin (ö. 1069) eseridir. Eserin tam ismi, Meraki’l-Felâh bi İmdâdi’l-Fettâh Şerh-i Nuri’l-Îzâh ve Necâti’l-Ervah’tır. Eser, müellifin daha önce yazmış olduğu Nuru’l-Îzâh isimli eserinin şerhidir.

Fıkıh âlimleri nezdinde büyük takdir ve beğeni kazanan eser, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutuldu. Tamamen ibadet meselelerine yer veren eser, beş ana bölümden oluşur. Bunlar sırasıyla namaz, zekat, taharet (temizlik), oruç ve hac ibadetleriyle ilgili meselelerin ele alındığı bölümlerdir. Basit ve sade bir üslupla yazılan eser, Hanefi Mezhebinin görüşleri esas alınarak yazılmıştır.

Eser üzerine et-Tahtavî’nin yazmış olduğu "Hâşiye alâ Merâkı’l-Felâh" isimli şerhi meşhurdur.

Allâme Seyyid Ahmed Tahtâvî: "Hâşiyetü’Tahtâvî alâ Merâki’l-Felâh

HAŞİYE: Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.

ŞERH: Açma, genişletme. Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. Bir şeyi dilim dilim kesme. Bollaştırma. Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme. Açıklanmış yazı, risale.


Okul ve cami yapmanın sevabı nedir?

Okul, cami gibi topluma faydalı olan imaretleri yapmak, dinimizde büyük sevaplardan sayılmış ve sadaka-i cariyeden sayılmıştır.

Sadaka-i câriye, sürekli ecir getiren sadaka anlamına gelir. Bir hadiste sürekli ecir kaynağı olan ameller şöyle belirlenir:

"İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk." (Dârimi, Mukaddime, 46).

Bu hadiste zikredilen sadaka-i câriye; yol, köprü, çeşme, mescid, yoksullar için aş evi, hastahane ve okul gibi hayır yerlerini kapsamına alır. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, gerek sağlıklarında ve gerekse vefatlarından sonra ecir almaya devam ederler.

Yararlı bir ilim bırakan da, bu ilimden, kitaptan, keşif ve icattan toplum yararlandıkça, mü'min olmak şartıyla, sürekli olarak ecir alır. Nitekim ilim, irfan ve irşatlarıyla toplumda iyi bir çığır açanın büyük mükafatına kötü çığır açanın da günahına hadiste şöyle yer verilir:

"Kim iyi bir çığır açarsa, bununla amel edenlerin ecri kadar ecri bu çığırı açan alır. Kötü bir çığır açan da, bununla amel edenlerin günahı kadar günahı yüklenir."(1)

Dine ve topluma yararlı bir çocuk yetiştirmek de, toplum bu çocuktan yararlandıkça, onun yetişmesinde katkısı bulunan anne, baba, hoca gibi kimselerin sürekli ecir almalarına bir sebeptir.

Vakfedilen gayri menkuller de sadaka-i cariye niteliğindedir. Vakıfnâmedeki esaslara göre, hayır yönü işletildiği sürece, vakfedene ecir gelmeye devam eder. Önceki asırlarda büyük han, hamam, medrese, dükkân ve çarşıların vakıf olarak topluma kazandırılması, mâliklerinin sürekli bir ecre nail olma istekleri yüzündendir.

(1) bk. Müslim, İlim, 15; Zekât, 69; Nesâî, Zekât, 64; İbn Mâce, Mukaddime,14; Dârimî, Mukaddime, 44; Ahmed b. Hanbel, IV, 357, 359-361, 362.


Arazi hukuku, arazisini kullanmayan ve bu süre yirmi yıl olmuş ise, dinen bunu başka bir kişi kullanabilir mi? Aynı şeyler devlet arazisi için geçerli midir? Araziyi ihya veya mal edinme şartları nelerdir?

Osmanlı döneminde araziler, devlet tarafından ikta’ yoluyla insanlara verildiği için, malın asıl sahibi devlet sayılırdı. Onun için, belli bir süre zarfında araziyi ekmeyen kimsenin elinde, o mal muattal / boş verimsiz kalmasın diye ondan alır, onu ekebilen birisine verebilirdi.

Bildiğimiz kadarıyla, bugün Türkiye topraklarının her yerinde tapularla tescil edilmiş özel mülkiyet söz konusudur. Arazinin sahibi ister onu eksin, ister ekmesin, kimsenin onu elinden alma hakkı yoktur. Özellikle fertlerin bu konuda hiçbir yetki ve salahiyetleri söz konusu değildir.

Devlet belli zamanlarda, vatandaşların ve ülkenin yararına gördüğü takdirde bazı tasarruflarda bulunabilir. Bunun ölü araziyi hayata geçirmekle bir ilgisi yoktur

Erkeğin jinekolog (kadın doğum) uzmanı olması caiz midir?

Zaruret olmadan avret yerini açmak haramdır. Ama doğum, ameliyat ve sünnet gibi bir zaruret varsa durum değişir. O zaman ihtiyaç nispetine göre avret yerini açabilir. Şayet avretten bir karış kadar açılması kifayet ediyorsa, fazlasının açılması haramdır. Yani belli bir noktanın açılması yeterli ise kalan kısmını açmak ve bakmak haramdır.

Bu konuda varsa hanım doktor tercih edilmesi uygundur. Böyle bir imkan yoksa erkek doğum uzmanına doğum yaptırmakta caizdir.

Hasta bir kadın, muayene, tedavi ve ameliyat gibi şeylere muhtaç olabilir. Ancak kadın, hasta olduğunda ehliyetli bir kadın doktor varsa ona gidip muayene olabilir. Yoksa erkek bir doktora gider tedavisini ona yaptırır. Aksi takdirde erkeğe gitmesi günâh ve vebaldir. Kezalik bir erkek hasta olursa, ehliyetli erkek bir doktor varsa ona gitmeye mecburdur. Yoksa bir kadın doktora gidebilir. (Bedâ'ial-Senâî, 6/2962)

Erkeğin jinekolog uzmanı olması da caizdir. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 171)

İçinde Kur'an yazısı (ayet, hadis) bulunan kitapları abdestsiz almak günah mıdır?

Kur’ân-ı Kerim'e abdestsiz olarak dokunulamayacağı ve ele alınamayacağı bütün fıkıh kitaplarında kayıtlıdır. Mezheplerin bu husustaki delili şu meâldeki âyet-i kerimedir:

“Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz.”1

Bazı tefsirlerde bu âyetin birkaç mânâya geldiği belirtilmekte ise de, üzerinde ittifak edilen mânâ şudur:

“Kur'ân’â hadesten, yâni abdestsizlikten ve guslü icap eden bir halden temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz.”

Peygamber Efendimiz (asm) de Yemenlilere yazdığı bir mektupta, Kur’ân-ı Kerim’e ancak abdestli olarak ve guslü gerektiren hallerden temizlendikten sonra el sürülebileceğini bildirmiştir.2

Fakat bazı zarurî durumlarda, abdestsiz olarak da Mushaf’ın ele alınabileceği hususunda ruhsatlar mevcuttur. Yanma, suya düşme gibi tehlikeli durumlarda Kur’ân’ın zâyi olmaması için abdestli olmadan da bulunduğu yerden alınıp kurtarılabilir. Yine Kur’ân, bir yerden başka bir tarafa alınıp konulması gerektiği hallerde, temiz bir bez ve kâğıt parçası ile tutulup kaldırılabilir.

Ayrıca, eğer Kur’ân kendisine bitişik bulunmayan bir mahfaza, kap, çanta içinde ise veya bir beze sarılı halde bulunuyorsa, yine abdestsiz olarak ele alınabilir. Henüz rüştüne ermemiş bir çocuk öğrenmek maksadıyla abdestsiz olarak Kur’ân’ı ele alıp okuyabilir. Hattâ Mâlikî mezhebine göre, Kur’ân öğreticisi olan bir kimse abdestli olmadığı halde, eğer kadınsa ve hayızlı bulunsa bile, sırf öğretmek maksadıyla Kur’ân’ı eline alabilir.

Kur’ân-ı Kerim abdestsiz olarak ele alınmamakla birlikte, el sürmemek şartıyla bakarak okunabilir. Yine abdesti olmayan kimsenin ezbere Kur’ân âyet ve sûrelerini okumasında bir mahzur yoktur. Fakat cünüp olan bir kimse, aybaşı halinde ve lohusa olan kadın Kur’ân’a el süremeyeceği gibi, ne ezberinden, ne de Mushaf’a dokunmadan okuyamaz. Yalnız Fâtiha, Âyetelkürsi ve Muavvizeteyn’i (Kul eûzü’ler) gibi sûre ve âyetleri duâ maksadıyla okuyabilir.

Kur’ân’ın dışındaki dinî kitaplara gelince; Kur’ân-ı Kerim için abdest almak farz iken fıkıh, hadis ve akaid kitaplarını alıp okumak için, onlara hürmeten abdest almak mendubdur.

Hanefî mezhebinin büyük âlimlerinden İmamı Serahsî bir gece Kur’ân okumakla meşguldü. Fakat bir karın ağrısından dolayı sık sık tuvalete çıkmak mecburiyetinde kalmıştı. Elindeki kitabı abdestsiz olarak da okumak istemiyordu. Bunun için bir gecede on yedi kere abdest alma durumunda kaldı.

Bu husus, meselenin takva cihetidir. Zaten o zatların yücelmesindeki bir sır da ilme ve kitaba olan bu hürmetlerinden dolayı değil midir?

Halebî-i Sağîr gibi bazı fıkıh kitaplarında, dinî kitapların abdestsiz olarak ele alınması mekruh sayılmaktaysa da, İmam-ı Âzam’dan rivayet edilen bir görüşe göre —ki sahih olan budur— mekruh olmadığıdır. Çünkü insan bu kitapları elle tutup okumakla doğrudan Kur’ân’a dokunmuş bulunmamaktadır. Çünkü bu kitaplardaki âyetler esas kitabın muhtevasının az bir kısmını teşkil etmektedir. Dolayısıyla, mekruh olmaz, denmektedir.3

Tefsir kitapları hususunda Hanefî mezhebinin görüşü, onları abdestsiz olarak ele alınmasının mekruhluğu şeklinde ise de, Tahtavî’de şöyle bir ibare yer almaktadır:

“Tefsirlerdeki Kur’ân âyetlerine el sürülmesi câiz değildir. Fakat diğer kısımlarına el sürülebilir.”4

Şâfiîlere göre ise, eğer tefsir kısmı Kur’ân’dan fazla ise abdestsiz olarak ele alınabilir. Şayet Kur’ân kısmı fazlaise dokunmak câiz olmaz.5

Bu açıklamalardan sonra şöyle denilebilir:

Tefsir kitapları içindeki âyetlere el sürmeden alınıp okunabilir. Ayrıca Risâle-i Nurlar da birer Kur’ân tefsiri olduklarından onlar da abdestsiz olarak okunabilir; ancak bu halde iken içindeki âyetlere dokunulmaması gerekir. Fakat efdal olanı, mümkün olduğu kadar abdestli halde iken okumaktır. Kur’ân meallerinde ekseriyetle Kur’ân-ı Kerim’in tamamı bulunduğundan onları okurken abdestli olmaya gayret edilmelidir.

Kaynaklar:

1. Vâkıa Sûresi, 79.
2. Dârimî, Talâk: 3.
3. İbrahim Halebî. Halebî-i Sağîr, s.40.
4. et-Tahtâvî. Hâşiyetü’Tahtâvî alâ Merâki’l-Felâh. (İstanbul: Temel Neşriyat, 1985), s.66.
5. Abdurrahman el-Cezerî. Kitabü’l-Fıkhı ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa. (Kâhire: Matbaatü’l-İstikame) 1:49.


Azerbaycan'dan on iki soru: Sünni imama uymak, Şii imama uymak, Şiilere kafir demek, Şiilere Rafızi demek, alimlerin içtihadında hata etmesi, mezhep taraftarlarına karşı düşmanca tavır koymak, Sünnilerle Şiilerin bir araya gelmesine engel,..

1. Sünni biri, namazda Şii imamına uya(iktida ede)bilir mi, bu caiz mi? Buna cevaz veren (caizdir söyleyen) alimlerin isimlerini söyleyebilir misiniz?

Sünnî âlimlere göre, Kendi mezhebinden olmayan, farklı bir mezhebe bağlı olan bir imama uyan kimsenin durumu hakkında farklı iki görüş beyan etmişler.

Hanefî ve Şafii âlimlerine göre; namazda cemaatin itikadı esastır. Yani; cemaate uyan kimsenin kendi itikadına göre, arkasında namaz kıldığı imamın namazının sahih olması gerekir. Bu görüş sahiplerine göre; elini kadına değdirmiş bir imamın arkasında, bir Şafinin namazı sahih olmaz. Veya bedeninden kan gelmiş bir Şafii’nin arkasında bir Hanefi’nin namazı sahih olmaz.(el-Fıkhu’l-İslamî, II/180-181, 207; İbn Abidîn,I/563).

Malikî ve Hanbelî alimlerinin görüşüne göre ise, İmamın itikadı esastır: Buna göre, imamlık yapana kişinin kendi mezhebinde namazına zarar verecek bir şey yoksa, cemaatin kendi mezheplerine göre yanlış da olsa namazları sahihtir. Bu görüşe göre; elini kadına değdirmiş bir imamın arkasında, bir Şafinin namazı sahihtir. Veya bedeninden kan gelen bir Şafii’nin arkasında bir Hanefi’nin namazı sahihtir. (el-Fıkhu’l-İslamî, II/180-181).

Kanaatimizce, -ve özellikle da İslam vahdeti namına- bu hususta Malikî ve Hanbelî alimlerinin görüşü tercih edilmelidir. Çünkü, imamın kendi itikadına göre -söz gelimi- abdesti varsa, artık o abdestlidir.
Nitekim, Hanefi alimlerinden İbn Abidîn’in tercih ettiği görüşe göre, namazın farzlarına riayet edildiği takdirde, söz gelimi; Hanefi’nin Şafii’ye, Şafii’nin Hanefi’ye tabi olmasında bir sakınca yoktur. Nitekim, Sahabî ve tabiinden bir çok kimse müçtehit olup farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen, aynı imamın arkasında namaz kılıyorlardı. (İbn Abidîn, I/564).

Bu mantıkla hareket ettiğimizde, Sünnî olan bir kimsenin, mümin bir kardeşi olan Şiî/Caferî İmamın arkasında namaz kılmasında bir sakıncanın olmadığını söyleyebiliriz. Ancak kendi mezhebine göre imamın abdestini ya da namazını bozacak bir şeyi görmüşse, namazını kaza etmesi iyi olur.

2. Şiilerin cemaat namazında onlarla birlikte namaz kılmak caiz mi?

Yukarıda belirtilen kurallar Şiiler için de geçerlidir. Yani; onlar da Sünni bir imamın arkasında namazlarını kılabilirler.

3. Şiilerin tekfir edilmesi (onlara kafir denimesi) caiz mi?

Bilindiği üzere, Şiilerin değişik grupları vardır. Onlara gulat-ı Şia denilir. O gibi gruplar bizim konumuzun dışındadır. Diğerleri, mümindir ve asla tekfir edilemezler.

Hakikat şudur ki; mümin veya kâfir olmak, mezheplere göre değil, Kur’an ve Sünnette belirtilen prensiplere göredir. İster Sünni olsun, ister Şii olsun, Allah’a, peygamberlere, özellikle Hz. Muhammed (a.s.m)'in peygamberliğine, Semavî kitaplara, özellikle Kur’an’a, ahiret hayatına, meleklere, kadere iman eden mümindir, etmeyen kâfirdir.

Tarihteki kargaşalarda aklın yerine duyguların hâkim olduğu bir ortamda, mezhepler arasında meydana gelen taassupları bırakmanın zamanı gelmiş ve geçmiştir.

Ehl-i sünnet ve cemaat perdesi altında vahhabilik ve haricilik fikriyle hareket edenlerin, ayrıca bir kısım siyaset meftunları ile bir kısım mülhitlerin Hz. Ali (ra) hakkındaki yanlış kanaatlerini bütün Sünnilere mal etmek büyük bir haksızlıktır. Çünkü bu yanlışlıklara bizzat Sünniler karşı çıkmaktadır. Onlara göre, Hz. Ali (ra)’nin Ehl-i beytin reisi olması haysiyetiyle, Hz. Peygamber (a.s.m)’in manevî şahsiyetinin varisi olarak temsil ettiği konumu itibariyle hiç kimse ile kıyaslanmayacak kadar büyüktür. (Geniş bilgi için bk. Bediüzzam Said Nursi; Lem'alar, Dördüncü Lem'a).

Yine, gulat-ı Şia'nın Hz. Ali (ra)’ye bir nevi üluhiyet isnat etmelerini vs. yanlışlıklarını veya Kur’an’ın –haşa- eksik olduğunu söyleyenlerin yanlışlıklarını bahane ederek bütün Şiaları töhmet altında bırakmak da aynı şekilde büyük bir haksızlıktır. Çünkü, bu yanlışlara bizzat Şia alimleri de karşı çıkmaktadır.

Hülasa; bu manasız, hakikatsiz ve zararlı münakaşaları derhal ortadan kaldırmak ve teferruatla ilgili ihtilaflı meseleleri seslendirmemek gerekir. Hz. Ali (ra)’nin bağlı olduğu dine, Kur’an’a, Peygambere (asm), hatta Allah’a karşı hücumların yapıldığı bir çağda, bu değerleri paylaşan Sünnilerle Şiilerin bunları bırakıp birbiriyle uğraşmaları, Hz. Ali (ra)’nin de hayatı boyunca savunduğu bu değerlere karşı ciddi bir saygısızlıktır.

Üstelik, bu ihtilaflardan istifade eden zındıklar, bu iki Müslüman taifeyi birbirlerinin aleyhinde alet olarak kullanacak, birini diğerinin ezmekte istimal edecek ve onu mağlup ettikten sonra aleti de kıracaktır. Bunlara fırsat vermemek gerekir. (bk. a.g.e.).

4. Şiilere Rafızi demek caiz mi?

Rafiziler, bizzat Hz. İmam Cafer-i Sadık tarafından reddedilen insanlardır. Dolayısıyla bunların Şiayla bir alakaları yoktur. Bunlar, Hz. Ali (ra)’yi sevme perdesi altında İslam dinini hayattan kaldıran ve bizzat Şii alimleri tarafından kabul edilmeyen sapık bir gruptur.

Hz. Ali (ra)’yi, Ehl-i beyti gerçekte sevenler, Hz. Peygamber (asm)’in getirdiği emirlere ciddi bağlı olanlardır. Oysa Rafiziler tamamen dinin dışına çıkmışlardır.

İmam Şafii ne güzel söylemiş: “Eğer Ehl-i beyti sevmek Rafızilik ise, bütün insanlar ve cinler şahit olsun ki, ben de rafiziyim.”

5. “Alim doğru içtihat yaparsa iki sevap, yanlış içtihat yaparsa bir sevabı vardır.” Bu hadis sahih mi, sahihse, o zaman bu hadisin mezhepler arası vahdetin sağlanmasındaki rolü nelerdir?

“Bir hâkim, verdiği hükümle ilgili yaptığı içtihadında isabet etse iki sevap, hata etse bir sevap kazanır.”

mealindeki hadis, bir çok sahih hadis kaynağında yer almış ve sahih olarak kabul edilmiştir. (Misal olarak bk. Buharî, İtisam 21; Müslim, Akdıye 6; Nesaî, Adabu’l-Kudat 3; Tirmizî, Ahkam 2; Ebu Davud, Akdıye 2; İbn Mace, Ahkam 3).

İmam Nevevî’nin ifade ettiği gibi, bütün mesele, içtihat yapmaya ehil olan kimselerin içtihatlarına kulak vermektir. İşin ehli olanlar arasında var olan farklılıklar, münakaşa etme, birinin ötekini dışlama nedeni olarak değil, İslam’da önemli bir yere sahip olan insanın özgür iradesinin ve kollektif şuurun bir yansıması -deyim yerindeyse- yorumda çoğulculuk olarak görmek gerekir.

6.Vahdet etmek istemeyen bir Müslümanın (vahdet etmeyerek başka mezhep taraftarlarına karşı düşmanca tavır koymanın) hükmü nedir?

Bu konuda insaf düsturu şudur: Her hak mezhep ve meşrep sahibi, kendi mezhep ve meşrebi için “Benim mezhebim veya meşrebim, daha haktır, daha güzeldir.” deme hakkına sahiptir. Fakat hiç kimsenin: “Hak yalnız benim mezhebim veya meşrebimdir.” demeye hakkı yoktur.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, Kur’an’ın tesis ettiği iman kardeşliğini zedeleyen tavır ve tutumlar sergilemeye çalışanlar -özellikle bu asırda- haklı da olsalar, haksızdırlar. "Yaşasın İslam kardeşliği, ölsün taassup, yok olsun ayrılıklar!"

7. Sizin fikrinizce bazen Sunnilerle Şiilerin bir araya gelmesine engel nelerdir?

Bu konuda bir çok sebep sayılabilir. Bizim önemli gördüklerimizi şöyle sıralayabiliriz:

a. Tarih içerisinde cereyan eden –siyasi anlamda- bazı menfi olayların zihinlerde yer etmeye devam etmesi.

b. Siyasilerin ön gördüğü politikaların din kardeşliğini göz önünde bulundurmaması ve pragmatist bir çizgi takip etmesinin sonucu olarak farklı takımlarda yer almaları. Bu husus, tüm Müslüman ülkeler için geçerlidir.

c. Diyalog eksikliği.

d. Eski kaynaklarda mezhep taassubunun bir ürünü olarak ortaya konan aşırı fikirlerin zihinlerde meydana getirdiği olumsuzluklar.

e. Günümüzde de aynı taassubu sürdürmek isteyen insanların varlığı. Ve karşı tarafı rencide eden sözler sarf etmekten kaçınma ferasetini göstermemeleri gibi...

f. Bir kısım Sünnilerin Şia'yı Rafızi gibi, bir kısım Şiilerin de Sünnileri Harici ve Yezidi gibi görme basiretsizliğinde bulunmaları..

8. Sunni ile Şii aile kurabilir mi? (Yani biribirilerine kız verip, oğlan alabilirler mi?)

Tabii ki, kurulabilir. Bildiğimiz kadarıyla her iki taraftan da bu konuda bazı çekinceler söz konusudur. Fakat bunlar, dinî kaygılardan çok geleneklerden kaynaklanmaktadır. Ehl-i Kitap kadınlarla evlenmeyi helal gören İslam dininin, sırf farklı mezheplerden dolayı Müslüman gruplara bir sınır koyması düşünülemez.

9. Vahdetin yaranmasında alimlerin vazifesi nelerdir?

Vahdetin yaranmasında alimlerin görevi, önce her tarafın kendi çevrelerindeki insanlara, kardeşliğin temel esası olan iman bağlarını nazara vermeleri gerekir. İhtilaflı konularının abartılmamasının gereğine dikkat çekmeli, mümkün oldukça teferruatla ilgili farklılıklarından çok, her iki tarafın ortak paydası olan müştereklerimizi seslendirmelidirler. Ayrıca, iman kardeşliğinin pekiştirilmesine çalışmanın özellikle bu asırda zorunlu bir vecibe olduğuna kendileri inanmalıdır. Bu inancın bir sonucu olarak, yapacakları diyaloglarda, yazacakları eserlerinde -yapmacık yaklaşımlardan uzak olarak- samimi bir şekilde bu kardeşliğin zaruretine dikkat çekmelidirler.

Her iki tarafta duygusal hareketlerden kaçınmalı, tarihte olmuş olayları -İslam dininin ve İslam aleminin zararına olarak- bu günkü insanlara karşı düşmanlık vesilesi yapmanın büyük vebal getireceğine inanmalı ve inandırmaya çalışmalıdırlar. Alimlerimiz taassuptan kurtulmalı, İslam dininin en önemli bir tavsiyesi olan hoşgörü ve toleransı kendi din kardeşlerinden esirgememelidir. Halkın geleneksel kör taassubuna yönelmemeli, bilakis, geniş ilmî ufuklarıyla halkı sırat-ı mustakime / doğru yola/orta yola yönlendirmelidirler.

10. Mezhepten İslama açılmak için ne yapmak gerekir?

Mezheplerin kalkması mümkün görünmemektedir. Özellikle halk kesiminin zaten ilmî bir araştırma mahsulü olan mezhepleri yoktur. Onların mezhebi, müftünün fetvasıdır. Fakat, toplumları yönlendirecek durumda olanların mezhepten değil de, mezhep taassubundan kurtulup İslam’ın geniş dairesinde yelken açabilmek için, Şii ve Sünnî kaynakları iyi okumalı, ön yargılardan uzak durmalı, takım tutar gibi değil, Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya çıkmalı, hakkın hatırını âli tutmalı, Kur’an’dan açıkça bilinebilen hususları bu geniş perspektifte yorumlamalı, teferruat kısmı için müçtehitlerin sözlerini kıyaslamalı, ayet ve hadise da uygun olanları almakta bir sakınca görmemelidir. Sık, sık seminerler, konferanslar düzenleyerek, diyalog yollarını açık tutmalıdırlar. Karşılıklı fikir alışverişinden hakikatin ortaya çıkacağını göz ardı etmemelidirler.

11. Mezheb taassubu caiz mi?

Yukarıdan beri anlattığımız hususların nirengi noktası, mezhep taassubunun bir istibdat çeşidi olduğudur.

12. Vahdetçi gençlere tavsiyeniz nelerdir?

İslam ittihadının önemi iyi kavranmalı, her taraftan Kur’an ve iman esaslarına hücum edildiği bir devirde, tevhit inancının asıl maksat olmasının gereğine inanılmalı, aynı kıbleye yönelerek namaz kılanların kalplerinin de aynı noktada çarpması, imanın bir yansıması olduğu bilinmelidir. Çünkü, kıblenin vahdeti, kalplerin vahdetini iktiza eder. Tevhit akidesi, fikirlerin tevhidini gerektirir.

"Evet biz tevhit inancının gençleri olarak muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur. En büyük düşmanımız; cehalet, yoksulluk ve ihtilaftır. Bu üç düşmanımıza karşı, ilim, teknoloji ve ittifak silahlarıyla mücadele edeceğiz."

Not: Bu sorular ve bunlara benzer diğer sorular için sitemizde verilmiş başka cevaplar da vardır. Arama motorundan yararlanarak ulaşabilirsiniz.


Had cezalarının uygulanma şartları nelerdir? İslam'da hırsızlık yapanın ceza olarak eli kesiliyor. 1) Mesela bir mağazaya girip bilgisayar çalan bir hırsıza verilen ceza nedir? 2) Bir bankanın milyonlarca dolar parasını çalan kişinin cezası nedir?

İslâm ceza hukuku (Ukûbat) terimi olarak hadler; "belirli bazı suçlara İslâm'ın tayin ettiği cezalar" dır. Bu cezayı gerektiren suçlar beş tanedir: zina, hırsızlık, içki içmek, kazf (namuslu kadına zina iftirası) ve yol kesme (hırâbe).

İslâm ceza hukukunda "had"ler "Allah hakkı" olarak kabul edilmiştir. Yani haddi (İslâm'ın tesbit ettiği cezayı) gerektiren suçlar amme hukukuna tecavüz anlamı taşımaktadır. Kısas kul hakkı olduğu için buna had denilmemiştir. Haddin dışında kalan yani Kur'an ve Sünnetle tayin edilmeyip hâkimin takdirine bırakılmış cezalara ta'zir cezaları denir. Hapis, teşhir, sürgün vb. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, IV, 284 vd.).

İçki içme cezası dışındaki hadler Kur'an'la, içki içme cezası ise Sünnetle sabittir.

1. Zina cezası (hadd-i zina): Evli erkek ve kadın için recm (taşlayarak öldürme), bekâr erkek ve kadın için yüz sopa (celde) vurmaktır:

"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan) lar iseniz Allah'ın dini (ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut (up engelle) mesin. Mü'minlerden bir grup da onlara yapılan, uygulanan cezaya şahid olsun." (Nûr. 24/2).

Recm cezası Hz. Peygamber (asm)'in uygulamasıyla sabittir:

"Cüheyne'den bir kadın zinadan gebe olduğu halde Rasûlullah (s.a.s)'e gelerek:

"Ey Allah'ın Rasûlü! Haddi icap eden bir iş yaptım, bana hadd(i şer'îyi) icra et."dedi. Peygamber (s.a.s) kadının velisini çağırdı:

"Buna iyi bak, çocuğu doğurduğunda bana getir." buyurdu. (Velisi denileni) yaptı. Peygamber (s.a.s) emretti. Kadının elbisesi sıkıca bağlandı, sonra emir verdi, kadın taşlandı. Daha sonra (cenazesi) üzerine namaz kıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer;

"Ey Allah'ın Rasûlü, onun üzerine namaz kıldınız, halbuki o zina etmişti." dedi. Rasûlullah (s.a.s):

"O öyle bir tövbe etti ki Medine halkından yetmiş kişiye taksim olunsa hepsine kâfı gelirdi. Allah için canını vermesinden daha faziletli bir şey biliyor musun?' " buyurdu (Müslim Hudûd 28; İbn Mâce, Diyet, 36' Malik, Müslim, Muvatta" Hudûd, 11).

Zina cezasının tatbik edilebilmesi için dört âdil erkek şahidin hakim huzurunda açıkça şahitlikte bulunması ve zina eden kişinin zinanın haram olduğunu bilmesi gerekir.

2. Hırsızlık cezası (hadd-i sirkat):

"Akıllı ve ergin (baliğ) bir kimsenin nisab miktarı bir malı bulunduğu yerden çalması"na hırsızlık denir. Cezası Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiştir:

"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." (Mâide, 5/38).

El kesme cezasının tatbik edilebilmesi için iki âdil şahidin şahitlik yapması ve hakimin de sorgulaması (muhakemesi) neticesinde suçun sabit olduğuna kanaat getirmesi gerekir. Hakim şahitlere sırasıyla:

Hırsızlığın mahiyetini, çalınan malın cinsini, kıymetini, nasıl çalındığını, hırsızlık yerini, hırsızlığın ne zaman yapıldığım, malı çalan şahsın kim olduğunu sorar.


Hırsızlığın nisabı (el kesme cezasını gerektirecek en az miktarı) Hanefi mezhebine göre on dirhemdir. Cezanın tatbik edildiği dönemdeki dirhemin değeri esas alınır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', VI, 67; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr; IV, 220, 230; Nesaî, Sârık, 10; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 359, 360).

El kesme cezası tatbikatına örnek olarak ve Allah hakkı olan bu cezada herhangi bir şefaatçının kabul edilemeyeceği konusunda şu hadisi zikredebiliriz:

" Mahzum kabilesine mensub bir kadının hali Kureyş (kabilesin)i üzdü. Onlar:

Kim Rasûlullah'a (gidip de) bu kadın (a şefaat) için konuşacak' dediler. Bir kısmı da:

"Bu işe Rasûlullah'ın sevgili (sahabî)si Üsâme b. Zeyd'den başkası cesaret edemez' dediler. Üsâme (kadına şefaat için) Resûl-i Ekrem'le konuştu. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki:

"Yüce Allah'ın hadlerinden bir hadd(in yapılmaması) hususunda şefaat mı ediyorsun?" Sonra kalkıp bize bir hutbe irad etti. Daha sonra buyurdu:

"Sizden evvelkilerden (şerefli bir kimse hırsızlık yaptığında (suçluyu) bırakırlardı. (Şeref itibariyle) zayıf olan kimse çaldığında haddi tatbik ederlerdi. Allah'a and olsun ki, Muhammed'in kızı hırsızlık yapmış olsaydı elbette onun elini de keserdim " (Eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,' 131, 136).

3. İçki İçme Cezası (hadd-i şürb): İçki içmek Mâide suresi 90. âyetle kesin olarak yasaklanmıştır. Fakat cezası Hz. Peygamber (asm)'in sünneti ve uygulamasıyla sabittir. Hz. Peygamber (asm) ve Hz. Ebû Bekir (ra), içki içene 40 sopa (celde) vurdular. Hz. Ömer (ra) zamanında içki içenler çoğalınca o, arkadaşlarıyla istişare etti. Haddin en az miktarı olan 80 değnek vurulmasını kararlaştırdılar. (bk. Dârimî, Hudûd,10; A. b. Hanbel, IV, 389).

İçki içme cezası uygulanabilmesi için içen kimsenin akıllı, ergin müslüman ve konuşabilen bir kimse olması lâzımdır. Sarhoş olarak yakalanan ve içki içtiği şahidler vasıtasıyla tesbit edilen kimseye bu ceza uygulanır.

"Rasûlullah (s.a.s)'a şarab içmiş bir adam getirdiler. Rasûl-i Ekrem: "Ona hadd vurunuz." buyurdu. Ebu Hüreyre demiştir ki: Bizden bir kısmı eliyle, (bazıları da) ayakkabısı ve elbisesiyle dövdüler. (Dayaktan sonra) çekilip gidince: 'Allah seni rüsvay etsin!' dediler. Peygamber (s.a.s): 'Böyle söylemeyiniz, ona karşı şeytana yardım etmeyiniz' buyurdu" (Buhârî, Hudûd, 4; Müslim, Hudûd, 35; Ebû Dâvud, 35, 36; Tirmizî, Hudûd,14,. 15).

4. Zina iftirası cezası (hadd-i kazf): Namuslu (muhsan) kadınlara zina iftirasında bulunmanın cezası Nûr suresinde açıklanmıştır:

"Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu suçlamalarını ispat için) dört şahid getirmeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir." (Nûr, 24/4).

Namuslu bir erkeğe yapılan zina iftirası da 80 değnekle cezalandırılır. Namuslu olmanın şartları şunlardır.
Hür olmak, akıllı ve ergin olmak, Müslüman olmak, iffetli olmak.

5. Yol kesme cezası: Yoldan geçenlerin önünü kesmek, kuvvet kullanarak geçişi engellemek ve yolcuları soymak. Yol kesme suç, tek kişi veya topluluk, silah veya silahsız, meskun alanda veya kırda yahut şehir içinde ya da şehir dışında işlenmiş olabilir. Bütün bu durumlarda suç işlenmiş sayılır ve şu âyette belirlenen ceza uygulanabilir:

"Allah ve Rasûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları, yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise, onlar için büyük bir azap vardır. Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tövbe edenler olursa, bilin ki, Allah, "Gafûr'dur, Rahîmdir" çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." (Mâide, 5/33, 34).

Bu âyete ve İslâm hukukçularının bundan çıkardığı hükümlere göre, yol kesenin cezası şu şekilde belirlenmiştir.

a)
Soygun yapıp, adam öldürmüşse, yol kesici öldürülür ve ibret için asılır.

b)
Yalnız adam öldürmüş olup, soyguna katılmamış bulunursa, asılmaksızın öldürülür.

c) Adam öldürmeksizin, yalnız soygun yapmışsa, çapraz bir şekilde eli ve ayağı kesilir.

d) Adam öldürmeden ve soygun da yapmaksızın, yalnız yolda korku ve terör meydana getirenlere "sürgün cezası" uygulanır.Mâlikîlere göre ise; yalnız soygun yapılmışsa Devlet başkanı öldürme, asma ve çapraz kesim konusunda seçimlik hakka sahiptir. Yolda öldürme soygun yapmaksızın yalnız korku ve terör yaratırsa, Devlet başkanı, öldürme, asma, çapraz kesim ve sürgün için seçimlik hakka sahip olur. (İbn Teymiyye es-Siyâsetü'ş-Şer'iyye, Mısır 1951, s. 82, 83; İbn Kudâme, el-Muğnî,1367, y.y. VIII, 228).

İslâm'ın koyduğu bu cezaları uygulamakta titiz davranılması ve kesinlikle taviz verilmemesi gerektiği birçok hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bu konuda acıma duygusuna kapılınmaması uyarısı da yukarıda ilgili âyet meâlinde geçmiştir.

Hadlerin uygulanması konusunda bazı hadisler:

"Allah'ın hadlerini yakında ve uzakta yerine getiriniz. Hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah'ın hakkını yerine getirmekten alıkoymasın. "

"Allah'ın yasaklarına uyan kimseyle o yasakları (hududu) ihlâl eden kimse, bir gemiye binip, kur'a çekerek bir kısmı alt kata bir kısmı üst kata yerleşen topluluk gibidir. Aşağı katta olanlar su almak istedikleri zaman yukarı katta olanlara gidip: "Sizi zarara sokmadan biz kendi katımızda bir delik açsak!.." derler. Eğer yukarıdakiler onları serbest bırakırsa hepsi helâk olur, mani olursa hepsi kurtulur." (et-Terğib ve't-Terhib, 4/25, 27).

Şer'î hadlerin tatbiki konusunda gözden uzak tutulmaması gereken bazı hususlar vardır: Her şeyden önce had cezaları bütün müessese ve kurumlarıyla işleyen İslâm devletinde ve devletin hakiminin kararlarıyla uygulanır. Toplumda suça sebeb olabilecek bütün unsurların ortadan kaldırılmış olması, insanların islâmî eğitimle yetiştirilmiş olması, fertlerin maddî manevî ihtiyaçlarını devlet tarafından eksiksiz giderilmiş olması gerekir.

Suça götüren yolların tamamen kapatılamaması, şüphelerden sanığın faydalanması, suçun sübut bulması için gerekli şartların tam teşekkül etmemesi gibi sebeplerle geçmişte had cezaları nadir olarak uygulanmıştır. Buna, yöneticilerin bu cezaları uygulamakta gösterdikleri ihmal, acz ve gevşekliği, kayıtsızlığı da eklemek gerekir.

Hadis-i Şerifte: "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)" (Ebû Dâvud, Salât,14; Tirmizî, Hudûd, 2) buyurulmuştur. İslâm ceza hukukunda bu önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre, Hz. Ömer (ra)'in tatbikatıyla, kıtlık yılında hırsızlık yapanın eli kesilmemiş; efendisinin veya akrabasının malından çalan kimseye de, o malda hakkı olabileceği şüphesiyle, bu had uygulanmamıştır. Aşağıdaki örnekler de bu prensiple ilgilidir:

- Dört kişi bir şahsın zina ettiğine şehâdette bulunur; ancak bunlardan ikisi gönüllü diğer ikisi ise gönülsüz olarak şahitlik yaparlarsa Ebû Hanife'ye göre, bunların hiçbirine yani erkeğe, kadına ve şahitlere had tatbik edilmez.

- Suçluya celde (dayak cezası) uygulanırken, şahitlerden birisi şehadetinden dönse, kalan kırbaçlar vurulmaz.

- İki kişiden birisi bir şahsın "içki içtiğine", diğeri ise, o şahsın "içki içtiğini ikrar ettiğine" şehadette bulunurlarsa yine sarhoşluk haddi uygulanmaz.

- Bir kimse önce hırsızlık yaptığını ikrar eder; sonra bu ikrarından döner ve daha sonra da bu malın bir kısmını çaldığını tekrar ederse eli kesilmez (Geniş bilgi iç in bk. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, İst. 1987.).

(Halit ÜNAL, Ş. İslam Ansiklopedisi, III/103)


Kandil gecelerinin oruçları ne zaman tutulur, geceden önceki gün mü sonraki gün mü?

Kandil gecesi akşam namazından başlar sabah namazına kadar devam eder. Geceden önceki ve sonraki gündüzde oruçlu olmak efdaldir. Yalnızca geceden sonraki günde de oruç tutulabilir.

Mesela Miraç kandili cumayı cumartesiye bağlayan gece ise, cuma günü ve cumartesi günleri oruç tutulabilir. Efdal olanı cumartesi günü tutmaktır.

Regaib kandili perşembe ile cuma arasındaki gece olduğuna göre cuma günü oruç tutmak efdaldir. Bundan önce perşembe günü de oruç tutulabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Gün ne zaman başlayıp ne zaman sona erer?


Kişi çocuğuna sadaka verebilir mi? Bir kadın kendi malından evli olan kız veya erkek çocuğuna sadaka verebilir mi? Bunun belli şartları var mıdır?..

Çeşitli ameller arasında fazilet bakımından farklar bulunduğu gibi, ihtiyaç sahiplerine yapılan yardım ve tasadduklarda da bir sıra gözetilmiş; öncelikli tasadduk alanları belirlenmiştir. Gerçekten kişinin çok yakınında, belki aile fertleri arasında büyük sıkıntı içinde olanlar varken, uzakta olanlara yardım etmeye kalkışması maslahata uygun düşmez. Bu yüzden yardım ve infaka en yakınından başlamak prensibi getirilmiştir.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimsenin sarfedeceği en faziletli dinar, kendi aile fertlerine infak ettiği dinarla, Allah yolunda hayvanına ve yine Allah yolunda cihad edecek olan arkadaşlarına harcadığı dinardır." (Müslim, Zekât, 38; Tirmizi, Birr, 42; İbn Mace, Cihâd, 4; Ahmed b. Hanbel, V, 279, 284).

Yine Rasûlüllah (asm), Allah yolunda harcanan, bir köle azadı için sarfedilen, bir yoksula verilen veya ailenin geçimi için yapılan harcamaları zikrettikten sonra, bunların sevap bakımından en üstününün aile fertlerine yapılan harcamanın olduğunu belirtmiştir (Müslim, Zekât, 39). Bu hadislerde zikredilen aile fertlerinden maksat (iyâl); bir kimsenin nafakası kendisine ait olan çocukları, eşi, annesi, babası ve hizmetçisidir.

Sadakanın en sevilen maldan verilmesi daha faziletlidir. Kur'ân-ı Kerim'de;

"Siz sevdiğiniz mallardan infâk etmedikçe iyilik ve taate nail olamazsınız" (Âli İmrân, 3/192)

buyurulur. Bu âyet inince Ebû Talha (r.a), Rasûlüllah (asm)'e gelerek şöyle dedi: "Benim en çok sevdiğim malım Beyrahâ adındaki bahçemdir. Bu malım Allah için sadakadır. Onun Allah nezdinde sevabını ve âhiret azığı olmasını dilerim. Ey Allah'ın elçisi; onu istediğin yere sarfet! " Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm), bu kararının çok kârlı bir yatırım olduğunu belirttikten sonra, bahçesini hısımlarına vakfetmesini bildirdi. Bunun üzerine Ebû Talha (r.a) onu hısımları ve amcasının oğulları arasında taksim etti. Başka bir rivayette, bahçenin verildiği kimselerin Hassân b. Sâbit ile Übey b. Ka'b (r.anhumâ) olduğu belirtilir (Müslim, Zekât, 42, 43).

Kadının yoksul olan kocasına tasaddukta bulunması teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber (asm) bir gün kadınlara hitab ederek; "Ey kadınlar topluluğu zinetlerinizden de olsa sadaka verin." buyurmuştu. Bunun üzerine Abdullah'ın karısı Zeyneb ile Ensardan bir kadın Allah'ın elçisine gelerek kocalarının yoksul olduğunu, onlara sadaka vererek destek olup olamayacaklarını sordular. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm) bu iki kadın için şöyle buyurmuştur: "Onların ikisine de ikişer ecir vardır. Akrabalık ecri ve sadaka ecri." (Müslim, Zekât, 45).

Ebû Hanife ile Hanbelîlerde tercih edilen görüşe göre, bir kadın zekâtını yoksul bulunan kocasına veremez. Çünkü bu takdirde zekât nafaka yolu ile kadına geri döner (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II, 40; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 156; İbn Âbidin, Reddül-Muhtâr, II, 87). Onlara göre, bazı hadislerde zengin olan sahabe hanımlarının kocasına destek olması nafile sadaka niteliğindedir. Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Şâfiî ve Mâlik'e göre ise, kadının yoksul bulunan kocasına zekât vermesi caizdir. Dayandıkları delil, Hz. Peygamber (asm)'in, Abdullah b. Mesud'un karısı Zeyneb (r.anhâ)'e verdiği şu cevaptır:

"Kocan ve çocuğun tasadduk etmeye en lâyık olan kimselerdir." (Ebû Dâvud, Zekât, 44; Talâk, 19; bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 549).

Bir mü'minin tasaddukunu sevdiği mal cinsinden yapması, Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmaya sebep olur. Halife Ömer b. Abdülaziz çuvallarla şeker alır, tasadduk ederdi. Bunun yerine niçin para dağıtmadığı sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Ben şekeri çok severim. Bu yüzden sevdiğim şeyi tasadduk etmek istedim." (A. Davudoğlu, a.g.e., V, 352).

Anne babaya, müşrik bile olsalar yardımda bulunmak gerekir. Nitekim Esmâ binti Ebi Bekir (r.anhâ) şöyle demiştir: "Annem yanıma geldi, kendisi Kureyş devrinde Rasûlüllah (asm) onlarla anlaşma yaptığı zaman henüz müşrik idi. Ben Hz. Peygamber (asm)'e gelerek, "Annem bana rağbet göstererek yanıma geldi. Kendisine yardımda bulunayım mı?" dedim. Hz. Peygamber (asm); "Evet, annene yardımda bulun." buyurdular. (Müslim, Zekât, 49, 50; Ebû Davud, Zekât, 34; Ahmed b. Hanbel, VI, 344, 347).

Rivayete göre Hz. Ebû Bekir (ra), Esma'nın annesi Kuteyle'yi cahiliye devrinde boşamıştı. Kuteyle Hicretten sonra Medine'ye kızı Esmâ'nın yanına gelmişti. Kendisine kuru üzüm ve yağ gibi hediyeler getirdi. Fakat Esmâ bu hediyeleri almaktan ve onu evine kabul etmekten kaçındı. Hz. Peygamber (asm)'in izin vermesi üzerine de onu evine aldı (Buhârî, Hibe, 29, Cizye,18, Edeb, 8; A. Davudoğlu, a.g.e., V/363, 364).

Sadaka verirken belli bir şart yoktur.


Tüp bebek tedavisinde (mikroenjeksiyon yolu ile yapılan tedavide) çoğul gebelik sonunda yumurtalardan birinin alınması caiz mi? Alınmadığı takdirde, erken doğum ile hepsini de kaybetme ihtimali yüksek oluyor.

Anne hayatını tehdit edecek bir durum söz konusu ise alınabilir.

Hamile kalan bir kadın doğum yaptığında, anne hayatını riske atacak bir durumda, dindar ve uzman hekimin tavsiyesine göre hareket ederek kürtaj yaptırabilir. Böyle zaruri durumlarda kürtaj caiz olur.

Ciddi olarak ana hayatını tehdit eden bir hastalık varsa, ceninin oluşmaması için bir tedbir alınabilir. Ama tedbir alındığı halde cenin oluşmuş ise; ciddi bir hastalık olduğu takdirde 42 (kırk iki) gün geçmeden evvel kürtaj etmeye gayret edilmelidir. Bu süre geçmiş olsa da hayat tehlikesi söz konusu olduğu için kürtaj yapılabilir.

Tüp bebek yönteminde birden fazla blastocist üretilmesi ve bunlardan bir kısmının ana rahmine konması ve diğer blastocistlerin yok edilmesi ya da araştırmalarda ve bazı hastalıkların tedavisinde kullanılması, tüp bebek konusunu dini açıdan yeniden tartışılır hale getirmektedir. Çünkü, sperm ve yumurtanın döllenmesinden itibaren, oluşan zigotu insan olarak kabul eden bilim adamları bulunmaktadır. Buna göre insana ilk anından itibaren bir birey olarak saygı duyulmalı, hukuki hakları tanınmalı ve ihlal edilmemelidir.

Bu sakıncayı giderebilmek için, tüp bebek uygulamasında eğer mümkünse ihtiyaçtan fazla yumurta döllenmemeli ve bunlar ilmî-teknolojik imkânlarla korunmalı, sadece ihtiyaç duyulan yumurtaların döllenmesiyle yetinmelidir. Aksi takdirde fazla aşılanmış yumurtaların imha edilmesi dini yönden sakıncalı olacaktır.

(Diyanet İşleri Başkanlığı; Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 326.)


Zengin bir kimse yalnızca zekat verse, geri kalan parasından istediği gibi harcayabilir mi; (zekattan başka) hayır hasenat da yapmalı mı?

Bir kimsenin malından vermesi farz olan miktar zekat miktarıdır. Bunun haricinde dilerse nafile olarak hayırda bulunabilir. İsterse zekat miktarı verir geri kalanını da istediği gibi harcar. Kişi malını helal yolda istediği gibi harcayabilir. Lüks evler, arabalar alabilir.

Ancak sünneti seniyye dairesinde hareket edip hayır hasenatta bulunmak çok sevaplıdır. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." hadisi tavsiyesine uyup fakirleri gözetmek zenginlerin düşünmesi gereken hususlardır.

İslam aleminde aç ve hastalık içerisinde perişan olan milyonlarca insan bulunmaktadır. Bir Müslümanın bunlara karşı duyarsız kalması doğru olmaz.

Ancak her halükarda parasından zekat dışında hayırda bulunmazsa da günah işlemiş olmaz; büyük sevaptan mahrum kalmış olur.

Kadınların saçlarını siyaha boyamaları caiz mi?

Yaşlı erkeklerin saçlarını siyaha boyamaları caiz görülmemiştir. Bu konuda hadisi şerif bulunmaktadır. Mekke'nin fethi günü Hz. Ebû Bekr (ra)'in yaşlı babası Ebû Kuhâfe'nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Bu beyaz saçı değiştiriniz ve siyahtan sakınınız." (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322).

Ancak saçı beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa'd b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir. (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).

Kadınların kocalarına şirin görünmek için saçlarını siyaha boyamaları caizdir.

Hangi hallerde selam verilmez?

Selâm verildiği takdirde alamayacak durumda olanlara, selam vermek doğru değildir.

Meselâ, namaz kılanlara, Kur'an-ı Kerîm okuyanlara, ezan okuyan ve dinleyene, hutbe dinleyenlere, ilimle meşgul olanlara, yemek yiyenlere selam verilmez. Dolayısıyla bu durumda iken verilen selâmı almamanın bir sorumluluğu yoktur.

Aynı şekilde Müslüman olmayanlara selâm verilmez. Ehl-i Kitaptan birisi selâm verdiği takdirde ise, yalnızca "Ve aleyküm!" denilir. (Riyazü's-Sâlihîn Tercümesi, II, 242-243).

Gayri müslim bir ülkede bankada çalışmak caiz mi?

Bu konuda kimi, faiz alamaz da, veremez de, derken kimileri de faiz alabilirler ama veremezler, demekteler. Hristiyanların ülkelerinde Müslümanların faiz alıp vermelerine nasıl bakıyorsunuz?

Bu konuda iki görüşün olduğunu biliyorum. Avrupa'daki Müslümanlar bulundukları ülkenin gayri müslim vatandaşından faiz alabilir de verebilir de, diyen müctehitlerimiz olduğu gibi, alamaz da veremez de, diyen müctehitlerimiz de vardır.

Her iki görüşün özetini arz edecek olursak şöyle diyebiliriz:

İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed'e göre, darulharpde Müslümanla o ülkenin gayri müslim vatandaşı arasında faizli alışveriş caizdir. Yani Müslüman, Hristiyanlardan düşük faizli kredi alabileceği gibi, bankalarına bıraktığı dövizinin faizini de alabilir. Ancak bu faizli para almanın tek şartı, bunun Müslümanın lehine olmasıdır. Müslümanın bundan menfaati olmuyorsa, faiz alması da vermesi de caiz değildir.

İmam Azam ve İmam Muhammed 'e göre küfür diyarında yaşayan bir Müslümanın gayri müslimden faiz almasında bir sakınca olmadığı hususu: "Daru'l-harpte müslüman ile gayri müslim arasında faiz olmaz." hadisi şerifine dayanmaktadır. (Zeylai, Nasbu'r-raye, IV. 44; İbn Hümam, VII. 39)

Hanefi alimlerinden meşhur Serahsi (490) el-Mebsut'unda bu konuda bilgi verirken diyor ki:

"Müslüman darulharbe pasaportla girdiğinde, onlarla yaptığı anlaşmalara sadık kalacağına söz vermiş demektir. Verdiği söze uymalı, anlaşmalarına sadık kalmalıdır. İtimat edilmeyen insan durumuna düşmemelidir. Onlara göre caiz ve meşru olan faizli alışverişle mallarını alması da caiz ve meşrudur. Anlaşmalarına aykırı değildir. Ancak bu faiz alışverişi gayri müslimlerle olur. Orada bulunan Müslümanların kendi aralarında birbirinin mallarını faizle almaları caiz değildir."

Bu konuda Caferi mezhebinin görüşü de Hanefilerle birliktedir.

İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik ve Hanbeli mezhebiyle Hanefilerden Ebu Yusuf'a göre ise:

"Müslümanların darulharpte gayri müslimlerden faiz alıp vermeleri caiz değildir. İslam'ın kendi ülkesinde yasakladığı şey yabancı ülkelerde de yasaktır. Faiz yasağında ülke ayrımı yoktur!.."

Her iki görüşü de delilleriyle geniş bir şekilde inceleyen ilahiyatçı Prof. Dr. Hamdi Döndüren Hocaefendi "İslami Ölçülerle Ticaret Rehberi" kitabında vardığı sonucu şöyle özetliyor:

"Sonuç olarak: Hanefilerde ağırlıklı görüş, darulharp sayılan yerde, bir Müslümanın faizli alışveriş yapmasının caiz olduğu yönündedir. Ancak ilk temel kaynaklarda faiz alma veya verme ayırımının yapılmadığı dikkate alınarak, yapılacak faiz işleminin veya fasit bir ticaretin, dış görünüş ve tecrübelere göre "Müslümanın lehine olması" gerekir. Buna (lehine olma kaidesine) göre Avrupa ülkelerinde gayri müslim bankalara yatırılan dövizin faizi alınabileceği gibi, dış görünüş ve tecrübelere göre yıllık yüzde üç, beş gibi çok düşük bir faizle verilen mesken, iş kurma, işi büyütme, ya da kendi ülkesine transfer edebilme gibi nitelikleri bulunan kredilerin, Müslüman'ın lehine olduğunda şüphe yoktur. (Bunlar da bu düşük faizle alınıp istifade edilebilir.)"

"Bununla birlikte İslam'ın üzerinde çok durduğu ve ağır yaptırımlar koyduğu faiz meselesini sürekli bir gelir kaynağı gibi düşünmemelidir. Özellikle hangi ülke olursa olsun, bir mü'minin faizli bankacılık, kumarhane, içki üretimi ve dağıtımı, içkili yerlerin işletilmesi veya domuz üretme çiftliği kurma gibi ticari faaliyetlerden uzak durması gerekir. Bunların gayri müslimlerle ortak olarak işletilmesi de sonucu değiştirmez."

"Belirttiğimiz gayri müslim ülkede faizi meşru sayan ilk görüşün, mü'min için yalnız zaruret veya ihtiyaç durumunda yararlanabilecek bir ruhsattan ibaret olduğu düşünülmelidir."

"Bu konuda çoğunluğun görüşünü esas almak ihtiyata ve takvaya daha yakındır!.."

Adı geçen eserden naklettiğimiz bu açıklamalardan anlaşılan odur ki, Müslüman buralarda menfaatine olan faizli işlerde ruhsattan istifade edebilir. Başka türlü elde edemeyeceği ucuz maliyetli mesken kredisi gibi faizli kredileri alabilir. Elbette bu da ihtiyaç kadar olacaktır. Zaten ruhsattan ihtiyaç kadar istifade edilmektedir. Faizli işi meslek edinmek huzur vermeyen bir kazanç yoludur.


Süt anneliğinin ve kardeşliğinin ne gibi sorumlulukları var? Başkasının çocuğunu çok kısa bir süre emzirdim, fakat emip emmediğinden emin değilim...

Çocuğun, süt emme çağında, kendi annesinden başka bir kadından süt emmesi halinde, bu çocukla süt emziren kadın ve bu kadının hısımları arasında bir süt hısımlığı meydana gelir. Kan yoluyla meydana gelen hısımlığa "nesep hısımlığı", evlilik yoluyla doğan hısımlığı ise "sıhrî hısımlık" denir. Süt hısımlığı bazı istisnalar dışında, kan hısımlığı ile aynı yasakları doğurur.

Evliliği Haram Kılan Süt Hısımlığının Şartları:

1. Sütün, bir kadına ait olması gerekir. Çoğunluğa göre, süt emziren kadının evli veya bekâr olması veya kocasının bulunmaması, sonucu değiştirmez. Sütten başka bir şeyi, meselâ; sarı su, kan veya kusuntuyu yemekle süt hısımlığı doğmaz. Erkeğin veya bir hayvanın sütü de hısımlık doğurmaz.

2. Sütün, emen çocuğun midesine ulaşması gerekir. Sütü memeden emmekle, bir kap veya bardaktan içmek birdir. Çocuk memeyi ağzına alır, fakat süt emip emmediği bilinmezse, haramlık doğmaz. Çünkü şüphe ile hüküm sabit olmaz. Mâlikîlere göre ise bu durumda ihtiyatla amel ederek haramlık sabit görülür. Şâfiî ve Hanbelîler ise beş ayrı emmeyi şart koşarlar. Çünkü Hz. Âişe (ra)'den rivayete göre, Kur'ân'da önce; "On defa emmekle haramlık doğar" âyeti gelmiş, daha sonra inen bir âyetle emme sayısı beşe indirilmiştir. Bu âyet Kur'ân'da okunurken Hz. Peygamber (asm) vefat etmiştir. (bk. Dârimî, Nikâh, 49; Müslim, Radâ', 25; Ebû Dâvud, Nikâh, 10; Tirmizî, Rada', 3; Malik, Muvatta', Rada', 18).

Şâfiîlere göre emme sayısını beşe indiren bu âyet hükmü Kur'ân'a yazılıp, okunması neshedilmiş bir âyet olsa da hükmü devam etmektedir. Bu, "İhtiyar erkekle, ihtiyar kadın zina ederse, onları recmedin." (bk. İbn Mâce, Hudûd, 9; Dârimî, Hudûd, 16; Mâlik, Muvatta, Hudûd, 10) âyetine benzer.

İbnül-Hümâm (ö. 861/1457) beş defa emme bildiren âyetin yalnız tilavetinin değil, hükmünün de neshedildiğini belirtmiştir. (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1316/1898, III, 345 vd.).

Hanefilerle Mâlikîlere göre süt emme miktarı az olsun çok olsun sonuç değişmez. Delil: "Süt emziren analarınız (size haram kılındı)." (Nisâ, 4/23) âyeti ile, "Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar." (Buhârî, Şehâdât, 7; Müslim, Iradâ', I) hadisidir. Bu âyet ve hadiste emme miktarı ve sayısı belirlenmemiştir.

3. Emzirmenin ağız veya burun yoluyla olması gerekir. Çünkü süt, ancak bu iki yoldan boğaz yoluyla mideye ulaşır ve gıdalanma meydana gelir.

Hanefi, Şâfiî ve Hanbelîlere göre, idrar yollarına, göze, kulağa veya bir yaraya akıtılacak kadın sütü ile hısımlık doğmaz.

4. Sütün başka bir sıvı ile karışmaması gerekir. Süt başka bir sıvı ile karışırsa, Hanefi ve Mâlikîlere göre çok olanı esas alınır. Süt fazla ise haramlık doğurur. Ebû Hanîfe'ye göre, bir gıda ile karıştırılan süt az olsun çok olsun haramlık doğurmaz. Çünkü bu gıda sütün kuvvetini giderir. Hüküm olarak gıda kısmı sütten fazla sayılır.

İman Ebû Yusuf ve İman Muhammed, burada da çok olanı esas alırlar.

Bir kadının sütü başka bir kadının sütü ile karıştırarak çocuğa içirilse, Ebû Hanîfe ve Ebu Yusuf'a göre, çok olan esas alınır. Sütler eşit olursa, karışma yüzünden her iki kadın bakımından da, haramlık doğar. Mâlikîlere, İmam Muhammed ve Züfer'e göre bu durumlarda her iki bakımdan süt hısımlığı doğar. Sütlerin eşit veya birisinin eksik ya da fazla olması, sonucu değiştirmez. Tercih edilen görüş budur. Çünkü sütler bir cinstir. Aynı cinsten iki şey arasında galipliğin hükmü bulunmaz. Günümüzde bazı ülke ve beldelerde görülen "Anne sütü bankası."nda karışan anne sütlerini yukarıdaki esaslara göre çözümlemek gerekir (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Beyrut 1394/1974, IV, 135 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VII, 537 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır (t.y.), II, 34 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh Dimaşk 1405/1985, VII, 705 vd.).

5. Çoğunluğa göre, hısımlık doğuran sütün ilk iki yaş içinde emilmesi gerekir. Çünkü âyette "Anneler, çocuklarını iki bütün yıl emzirirler." buyurulmuştur. Nesep hısımı olan çocuklarla ilgili olan bu hüküm, süt emen diğer çocukları da kapsar. Hadiste "Süt hısımlığı ancak iki yaş içinde emzirilen sütle oluşur." (Buhârî, Nikâh, 21) buyurulur.

Ebû Hanife'ye göre ise emme süresi otuz aydır. Delil şu âyettir: "Çocuğun ana karnında taşınması ile sütten ayrılmasının süresi otuz aydır." (Ahkâf, 46/15). Burada 30 ay, hem gebeliğin, hem de sütten ayrılmanın ayrı ayrı süresidir.

Çoğunluk fakihlere göre ise, iki yıl emme süresi ile gebeliğin en kısa süresi olan altı ayın toplamı verilmiştir. Nitekim sütten ayrılmanın iki yıl olduğunu belirleyen başka delillerde vardır. Başka bir âyette şöyle buyurulur:

" Biz insana ana-babasına itaat etmesini bildirdik. O'nun anası kendisini zahmet üstüne zahmetle taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür." (Lokmân, 31/21).

Süt Emme Yoluyla Meydana Gelen Evlenme Yasağı:

Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Sizi emziren analarınız ve süt kız kardeşleriniz (size haram kılındı)." (Nisa, 4/23)

buyurulur. Bu âyette yalnız iki tane süt hısımından söz edilmiştir. Bu konuda genel prensip şu hadisle konulmuştur:

"Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar." (Buhârî, Şehâdât, 7; Müslim, Rada', I).

Yine nesep yoluyla, evlenmekle ortaya çıkan sıhrî hısımlıklara kıyasla, süt yoluyla da sıhrî hısımlıklar oluşur. Ancak bunun iki istisnası vardır.

Süt yoluyla haram olanlar şunlardır:

l. Bir kimsenin süt cihetinden usûlü. Süt annesi, süt ninesi gibi...

2. Süt cihetinden fürûu. Bir kimse süt kızı, süt oğlunun kızı ve ilânihaye bunların çocuk ve torunları ile evlenemez.

3. Süt ana ve babanın fürûu. Bir kimse ana baba bir, baba bir veya yalnız ana bir olan süt kardeşleri ve bunların ilânihaye fürûu ile evlenemez.

4. Süt ana ve babanın usûlünden yalnız ilk füru'.
Bunlar süt emenin, süt cihetinden amca, hala, dayı ve teyzeleri olup, bunlarla evlenmesi yasaktır.

5. Süt baba ve dedelerin eşleri: Burada zifafın olup olmaması, sonucu etkilemez. Nitekim bir kimse, nesep babasının karısı ile de evlenemez.

6. Süt oğlun veya süt oğlun oğlunun, yahut süt kızın oğlunun karısı ile evlenmek yasaktır. Burada da zifafın olup olmaması, sonucu etkilemez. Nitekim, bir kimse gelinleriyle evlenemez.

Hanefiler şu durumları istisna etmişlerdir.

a. Bir kimse süt cihetinden erkek veya kız kardeşinin annesi ile evlenebilir. Halbuki nesepçe kardeşin annesi ile evlenilemez. Meselâ; bir kadın bir çocuğa süt emzirse, bu kadının nesepçe bir oğlu bulunsa, bu oğul, süt emzirilen çocuğun annesi ile evlenebilir.

b. Bir kimse süt bakımından oğul veya kızının süt kardeşi ile evlenebilir. Halbuki bu durum nesep bakımından caiz olmaz. Meselâ; bir kadın, bir çocuğa süt emzirse, bu kadının kocası süt emen çocuğun kız kardeşi ile evlenebilir. (bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 4, 5; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 33; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 138, 139).

Sonuç olarak bu konuda şu esas söylenebilir:

Süt emenin nefsi süt emzirenin nesline haram olmaktadır. Ancak süt emen çocuğun daha sonra doğabilecek çocukları dışında diğer nesep hısımları ile süt emziren kadının nesep veya sıhrî hısımları arasında bir akrabalık meydana gelmektedir. Kısaca; süt emen çocuğun nesepten kardeşleri ile, süt emziren kadının nesepten çocukları arasında bir evlenme engeli doğmaz. Çünkü onlar aynı kadından süt emmedikleri için, fizik ve biyolojik yapılarında ortak cüz söz konusu değildir.

Süt Hısımlığının Hükmü:

Süt hısımlığı mutlak bir evlenme engeli doğurur. Yukarıda sayılan istisnalar dışında kalan süt hısımları her nasılsa evlenmişlerse, durum anlaşıldığında birbirlerini terketmeleri gerekir. Bunların nikâhı Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bâtıl, Ebû Hanîfe'ye göre fâsittir.

Süt hısımları birbirine yabancı olmazlar. Bir fitne tehlikesi yoksa birbirine bakabilirler. Süt emmekle bir hısımlık doğarsa da, bununla nafaka, miras, şahitliğin reddi, nikâh ve mal velâyeti gibi diğer nesep hükümleri doğmaz.

Süt hısımlığı, nasslarda belirtilen hususlarla sınırlı kalır. Nesebe her bakımdan eşit haklar sağlamaz. Bu yüzden bir süt ana, süt oğlundan nafaka isteyemez, ona mirasçı olamaz ve bu çocuk üzerinde velâyet iddiasında bulunamaz (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 222).

Süt Baba:

Süt annede sütün meydana gelmesine sebep olan ve süt anne ile evli bulunan erkek, süt babadır. Bu arada süt babanın ölümü veya süt anneden boşanmış olması, sonucu değiştirmez. Süt emen çocuğa bu süt baba ile nesep ve sıhrî hısımları haram olur. Süt babaya ait çocukların hepsi de süt emenin süt kardeşleri olur. (İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 572; el-Meydânî, a.g.e., III, 32).

Süt Hısımlığının İsbâtı:

Süt hısımlığı ikrar veya bir delille ispat edilir.

1. İkrar: Bu, erkeğin ve kadının birlikte veya bunlardan birisinin, süt hısımlığını itiraf etmesidir. Bir erkek ve kadın evlenmeden önce süt hısımlığını ikrar etseler, evlenmeleri helal olmaz. Buna rağmen evlenseler akit fasit olur ve kadın mehir isteyemez.

İkrar evlilikten sonra olmuşsa, derhal ayrılmaları gerekir. Kendiliğinden ayrılmazlarsa, hakim zorla ayırır. Çünkü akdin bozukluğu ortaya çıkmıştır. Burada, kadın, belirlenen mehirle, emsal mehirden az olana hak kazanır.

İkrar yalnız erkek tarafından ve evlilikten önce olmuşsa, evlenmesi helal değildir. Evlilikten sonra olmuşsa derhal ayrılmaları gerekir. İkrar yalnız kadın tarafından ve evlilikten önce olmuşsa, kadının bu erkekle evlenmesi helal olmaz. Fakat erkek, kadının yalan söylediği kanaatinde ise fetvaya esas olan görüşe göre, bu kadınla evlenmesi caizdir. Kadın evlilikten sonra ikrarda bulunsa, bu ikrar, onu kocası tasdik etmedikçe evliliğin sıhhati üzerinde etki meydana getirmez.

2. Beyyine: Burada beyyineden maksat, hâkim önünde süt hısımlığa şahitlik yapmaktır.

Dört mezhep de adaletli iki erkek veya bir erkekle iki kadının şahitliği ile süt hısımlığının sabit olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Ancak tek erkek, tek kadın veya dört kadın şahitle süt hısımlığının sabit olup olmayacağı ihtilaflıdır. Hanefilere göre, bu şahitlikler kabul edilmez. Çünkü Hz. Ömer (r.a)'den; "Süt hısımlığı konusunda iki erkek şahitten daha az kabul edilmez." dediği rivayet edilmiştir. Sahabelerden bu uygulamaya karşı çıkan olmadığı için bu konuda icma oluşmuştur.

İmam Şâfiî ve İbn Hanbel'e göre dört kadının, İmam Malik'e göre bir erkek bir kadın veya iki kadının şahitliği ile süt hısımlığı sabit olur. Bu mezhepler süt emzirme konusunda erkek şahit bulma güçlüğünü dikkate alarak kadın şahide ağırlık vermişlerdir. (bk. İbnül-Hümâm, a.g.e., III, 19, 20; el-Kâsânî, a.g.e., IV, 14; İbn Kudâme, a.g.e., VII, 558 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 712 vd.).


Bir insan suçu ispatlanmadığı müddetçe suçsuzdur. Ama İslamiyet'de daha zina yapmadan karşı cinslerin başbaşa kalması günah oluyor. Bunun mantığı nedir?

İslamiyet zinayı yasakladığı gib,i zinaya giden yolları da yasaklamıştır. Bu sebeple bir kızla erkeğin başbaşa kalması haramdır.

Ancak bu durumda zina yapmış gibi günah alınmış olmaz. Öncelikle yürüttüğünüz mantık yanlış. Karşı cinslerin başbaşa kalmalarına zina günahı verilmez.

Mesela insanların kanunlarına bakın; girilmesi yasak denilen bölgeler vardır. Halbuki adam girdiğinde belki hiç bir zarar vermeyecek, ama yine de yasak. Neden? Adam zarar verdikten sonra siz adamı cezalandırsanız ne işe yarar.

Canlılara silah doğrultmak yasaktır; iyi de adam silahını ateşlemedi ki. Neden yasak diyebilir misiniz? Adam öldükten sonra siz katile istediğiniz cezayı verin, ölen adamı geri getirebilir misiniz? Getiremezsiniz!.. Bu sebeple suça sebep olan yollar da yasaktır.

Namus değerleri insan olmanın gereğidir. Namusu korumak ve namus sebebiyle yaşanan olayların önünü almak için zinaya giden yolların da kapatılması gerekir.


Müslüman insan mal varlıgına sahip olmalı mıdır? Yani zenginlik konusundaki ölçü ne olmalıdır?

İslamiyete hizmet etmek için zengin olmak istenebilir. Ancak nefsin desisesine kapılıp hırs göstermemek gerekir. Zengin olacağım diye bir lokma dahi haram yemek en büyük fakirliktir.

Zenginlik bazı dinî sorumlulukları gerektirir; zekât, hacc, kurban, sadaka, hayır-hasenât gibi. Bu tür ibadetlere ve insanlara yardıma vesile olacağı için helal olsa da gereği yerine getirilmeyen zenginlikler ise yerilmiştir.

Diğer taraftan İslâm sadece dünya malına dayanan, geçici ve yok olucu olan mal zenginliğini değil, belki bundan daha çok, gönül ve davranış zenginliğini (takva ve güzel ahlak) tavsiye etmiştir. İmtihan için insanları farklı yapı ve kabiliyetlerde yaratan, onlara farklı nimetler veren Allah Teâlâ, servetin sadece zenginler arasında dolaşan dar bir mülkiyet haline gelmemesini, tabana yayılmasını (Haşr, 59/7) tavsiye etmiş, bunu temin için de zenginlere zekât, sadaka yardım gibi şeyleri emretmiştir. Bu tedbirler, zenginlerle fakirler arasındaki maddi ve manevi farklılıkların azalmasını, yardımlaşma ve insanların birbirine yaklaşmasını ve böylece sağlam bir toplum yapısının oluşmasını sağlar.

Dinî vecibeleri yerine getirse de zenginler, kazandıklar malı lüks ve israf içinde, başkalarını kıskandıracak bir şekilde harcayamazlar. Kazanmada olduğu gibi harcamada da meşruiyet çizgisinden ayrılmamak gerekir. Her nimetin şükrü kendi cinsiyle olacağından, zenginliğin şükrü, muhtaçlara yardım etmek suretiyle yerine getirilir.

Diğer taraftan iddihar, yani mal ve paraların bloke edilmesi ve üretim, ticaret, harcama vb. ile ekonomiye sokulmaması da dinen doğru değildir. Allah, çalışıp kazanan, kazancını verimli ve hayırlı yerlerde harcayan kullarını sever.

Zenginlik hem yatırımlara yöneltilerek yeni iş sahaları açılmasına hem de infak edilmek suretiyle sosyal mutluluk ve refahın artmasına, böylece şükrün yerine getirilmesine vesile olmalıdır.

Erkeğin hayızlı eşiyle cinsi münasebeti ne ölçüde olmalıdır? Bir cevapta kocanın, hayızlı kadının dizi ile göbeği arasına dokunamayacağı belirtilmiş... Bunun dini dayanağını ve hükmünü biraz daha açar mısınız?

Muayyen halde (hayızlı) bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.

Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü bunalabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor:

" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasını örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (1)

Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendiği için bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin (asm), bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir. Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir.(2)

Kaynaklar:

1) Nesai, I/189.
2) İslam Fıkhı Ansiklopedisi

Necaset-i galîza ve necaset-i hafife kategorilerine aid olan necasetleri açıklar mısınız? Mezi galiz necaset midir?

Meni ve mezi galiz necasettir. Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki: Galiz necaset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani, üç gramdan az olmalıdır; üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.

Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır.

Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin -eğer mümkünse- yok edilmesi sünnettir.

İnsanların kurumuş olan menileri ovalamakla temizlenebilir. Dokunmuş olduğu elbise astarlı olsa da, yine ovalamak yeterlidir. Fakat yaş halde olan meniyi mutlaka su ile yıkamak gerekir. Bununla beraber elbiseye dokunup kurumuş olan bir meni, ovalanmakla temizlendikten sonra, o elbise ile namaz kılınabilirse de, o yer sonra ıslanmış olsa, sahih kabul edilen görüşe göre pislik hali geri döner; onu tekrar kurutup ovalamak veya yıkamak gerekir.

Mezi ve vedi de meni gibidir.

Hafif necaset sayılan ve temiz olmayan şeyler şunlardır:

1. At, katır ve eşeklerin sidikleri ile, eti yenen koyun, keçi, geyik ve karaca gibi evcil ya da yabanî hayvanların sidikleri ve bunların tersleri, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre hafif pisliktir. Fetvaya esas olan bu görüştür. Ebû Hanîfe'ye göre ise bunlar ağır pislik çeşidine girer.

2.
Etleri yenmeyen hayvanlardan, doğan, atmaca, şahin, çaylak, kartal gibi havada terleyen hayvanların dışkıları.

3.
Her hayvanın öd kesesi, bu hayvanın dışkısı hükmündedir.

Hafif pisliğin namazda bağışlanan miktarı, bulaştığı yer elbise ise, elbisenin tamamının dörtte biri; kol ve ayak gibi bedenin bir organı ise bulaştığı organın dörtte biridir. Bununla, kaçınılması güç olan, mesleği ve içinde bulunduğu kültür ortamı bakımından temizliğe tam dikkat edemeyen veya hayvancılıkla uğraşanların farkında olmadan karşılaştığı hafif pislikler için kolaylık getirilmiştir. (1)

Galiz necâsetten sayılan maddeleri şöylece sıralayabiliriz:

1. İnsan vücudundan çıkan ve abdest veya gusül almayı gerektiren her şey: İdrar, kazurat, meni, mezi, vedi, kan, irin, sarı su, ağız dolusu kusmuk, hayız-nifas ve istihaze kanları gibi... Şâfiî ve Hanbelî mezheblerine göre, meni temizdir, bulaştığı yeri necis yapmaz.

2. Eti yenmeyen hayvanların idrarları, ağız salyaları ve tersleri... Ancak eti yenmeyen hayvanlardan çaylak, kartal, atmaca gibi kuş cinsinden olanların pislikleri, hafif necâsetten sayılmaktadır. Eti yenmeyen hayvanlardan, sadece kedinin salyası ve artığı temiz kabul edilmiştir. Kedi, insanlarla çok düşüp kalktığından, ev eşyasına her zaman dokunduğundan ve insanın elini, v.s. yaladığından, insanlara güçlük olmaması için, Allah Teâlâ onun salyasını ve ağzını pis saymamıştır. Böylece biz kullarına büyük bir kolaylık kapısı açmıştır. Nitekim Resûlüllah Efendimiz (asm), bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"O (kedi) pis değildir. Ancak o sizin etrafınızda çok dolananlardandır."

3. Bütün hayvanların akan kanları...

4. Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz, ördek ve hindi gibi kümes hayvanlarının tersleri... Eti yenen hayvanlardan serçe, güvercin gibi havada pisleyen kuşların tersleri, temiz kabul edilmektedir.

5. "Meyte" tabir edilen leşler, yani, karada yaşayıp besmele ile boğazlanmaksızın ölen kanlı hayvanlar ve bunların tabaklanmamış derileri... Hayvan boğazlanarak öldürülmekle beraber, bu boğazlama işlemi şeriatın tarif ettiği şekilde yerine getirilmemişse, bu hayvan da leş (meyte) hükmündedir, pis sayılır, eti de yenilmez. Hayvanı boğazlarken kasden, bile bile besmeleyi terketmek gibi. Besmeleyi çekmeyi unutmakta ise, bir beis yoktur.

6. Alkollü içkilerden şarap da galiz necasettendir. Bunda, bütün fıkıh âlimlerinin ittifakı vardır. Şaraptan başka olan alkollü içkilerin necâset durumlarının ne olduğu hususunda üç görüş vardır: Kimisi bunları galiz, kimisi de hafif necâset sayar. Bâzılarına göre de, bu içkiler, maddeleri itibariyle temizdir. Şu hususa dikkat edilmelidir ki, bu ihtilâf sadece şarap dışındaki alkollü içkilerin maddelerinin temiz olup olmadığı itibariyledir. Yoksa bu içkileri içmenin haram olduğunda bütün âlimler müttefiktirler.

Giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde bu pislikten, katı ise yaklaşık üç gr. kadarı; sıvı ise avuç içinden fazla bir alanı kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel olur. Bunların necisliği kesin delille sabittir. Kan, sidik, dışkı gibi..."Elbiseni de temiz tut." (Müddessir, 74/4) ayeti uyarınca bunları temizlemek farzdır.

(1) bk. İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I,135 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 55; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, I, 73; eş-Şîrâzi, el-Mühezzeb, I, 46; İbn Kudâme, el-Muğnî; I, .52; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 115 vd.


 

Hayvan kesiminde, Müslüman veya kitab ehli bir kimse, besmele çekmeden hayvanı keserse, biz yerken besmele çekip de yiyebilir miyiz?

Besmeleyi bilerek ve kasden terk eden adamın kestiği yenmez. Ancak unutarak veya gafletle besmele çekilmese de yenir.

Mezahib-i Erbaa gibi değerli fıkıh kitaplarında mes'ele gayet açık ve net olarak izah edilmiştir. Bu hususta şüphe ve tereddüde düşmeye hiç de hacet yoktur. Özet olarak diyebiliriz ki:

Gayri müslim ülkelerde bulunan Müslümanlar, yiyecekleri eti ya bizzat kendi kestikleri hayvandan temin ederler. Yahutta Hristiyan ve Yahudilerin kestiği hayvandan temin ederler.

Kendileri gibi Müslümanın kestiğinden temin ederlerse mes'ele yoktur. Kimsenin tereddüt etmemesi gerekir. Ama Hristiyan ve Yahudinin kestiğinden temin edecek olurlarsa, şu hususları bilmeleri kifayet eder:

A . Bu hayvanı kesen Hristiyan, yahut Yahudi kesim ânında İncil'e, yahut Tevrat'a inanan biri mi, değil mi?

Bu iki kitaptan birine inanmışsa demek ki Ehl-i Kitap'tır. Ehl-i Kitab'ın ise kestiği yenir. Yeter ki kesim ânında Ehl-i Kitap'lığını muhafaza etmiş olsun. Dinsiz olduğu anlaşılmasın.

B. Kesim ânında ya besmele çekmiş olmalı, yahutta kendi dillerinde Allah'ın adını söylemiş olmalı, ya da bunları unutarak, yahutta ihmal ederek terketmiş olmalı; Allah'ı inkar mânâsına gelen bir put ismi söylememelidir.

Allah ismini söylememiş, ama zıddını da ifade etmemişse kestiği yenir. Mutlaka besmele çekmiş olması, yahutta kendi dillerinde Allah'ın ismini söylemiş olması şart değildir.

Bu şartlara uygun kesim yapılıyorsa, Yahudi ve Hristiyanların kestiklerini yemenin bir sakıncası yoktur. Ancak aksi bir durum söz konusu ise, bunların kestiğini yemek caiz değildir.


 

Hint kınasından geçici dövme yapmak caiz mi?

İnsanlar, çok eski zamanlardan beri vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yaptırmışlardır. Bugün bu adet, yer yer sürdürülüyor. Avrupa ve Amerika'da bazı gençler bunu bir "süs" şeklinde yaparken, yurdumuzda da birtakım havai gençler onları taklit ediyorlar. Cahiliye Arapları dövmeyi süslenmek için yaparlarken; dövme ile bedenlerine çeşitli şekil ve suretler yaparak bununla mafsallarının güç kazandığına inanırlardı. Bugün ise bu tamamen bir özentiden öteye geçmemektedir.

Dövme,
bilinen şekliyle şöyle yapılıyor: vücut, iğne ve benzeri aletlerle kan akacak şekilde yaralanıyor. Sonra aynı yere iç yağı ve bazı maddeler konarak yara iyileşmeye terk ediliyor. Sonunda deri altında koyu yeşil bir şekil meydana geliyor.

Buhari ve Müslim'de rivayet edilen hadislerde, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) dövme yapmayı ve yaptırmayı yasaklamış, bunları yaptıranın Allah'ın rahmetinden mahrum kalacağını bildirmiştir.

Bilmeden dövmeyi yaptıran insan nasıl hareket edecektir?

Bundaki hüküm, dövmeyi yaparken kullanılan maddeye göre değişir. Şayet bu maddeler dinen necis sayılanların arasında bulunuyorsa, dövme de o hükme girer. Bunda yapılacak şey, şayet ufak bir müdahale veya ameliyatla hallediliyorsa gidermeye çalışmaktır. Şayet giderilemiyor, buna da imkan bulunamıyorsa, o şekilde bırakılır. Çünkü Cenab-ı Hak kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez, onun üstesinden gelemeyeceği, yapamayacağı şeyleri istemez.

Abdeste ve gusle mani olup olmadığına gelince; bir defa dövme derinin altındadır. Yani dış derinin altında yer alıyor. Abdest ve gusülde ise derinin altını değil, üstünü yıkamak farzdır. Dövme de derinin altında kaldığına göre, onun bedenin herhangi bir yerinde bulunması abdeste ve gusle mani olmaz. Üzerinin yıkanmasıyla abdest ve gusül sahih olur.

Bilerek veya bilmeyerek böyle bir günahı işlemiş olan kimse de Allah'tan mağfiret diler, tövbe istiğfar eder. Ve inşallah da kabul edilir.

Vücut üzerinde kına veya boyalarla yapılan geçici dövme de caiz değildir.


 

Köpeğin salyasının değdiği elbise nasıl temizlenir? Giysimize köpek veya köpeğin salyası değdiğinde altı kere su bir kez de toprakla yıkanması lazım deniyor. Acaba deterjanla yıkanması yeterli olur mu?

Hanefilerde esah olan, köpeğin bizatihi necis olmadığıdır, zira korunma ve avlanmada ondan yararlanılmaktadır. Domuz ise bizatihi necistir. Kur'an'daki "O pistir." ayetinden kasıt domuzdur. Yalnız, köpeğin ağız suyu veya salyası ve tersi (pisliği, dışkısı) necistir. Vücudunun diğer yerleri buna kıyas edilmez.

Malikilere göre: İster beslenmesine izin verilen bekçi ve çoban köpeği olsun, isterse başka köpek, mutlak olarak temizdir. Sadece ağzını soktuğunda meşhur olan görüşe göre taabbüden yedi defa yıkanır. Ayağını veya hareket ettirmeden dilini soksa veya salyası düşse yıkamak gerekmez.

Şafii ve Hanbelilere göre: Köpek, domuz ve onlardan türeyenler, bunların artığı, teri necistir. Bunlarla kirlenen eşya biri toprakla olmak üzere yedi defa yıkanır. Peygamber Efendimiz (asm):

“Birinizin kabını köpek yaladığında, o kabın temizliği, birincisi toprakla olmak şartıyla onu yedi defa yıkamasıdır.”

buyurmuştur. Hadisin bazı rivayetlerinde ise: “Birinizin kabından köpek içtiğinde...” şeklindedir. (Buhârî, vudû 33; Müslim, tahâret 90-91; Tirmizî, tahâret 68; Müsned, 2/245)

Hadis-i şerifteki ‘yedi’ ifadesi, bizzat ‘yedi’ defayı ifade ettiği gibi, çokluktan kinaye de olabilir. Bu sebeple, Hanefî fukahâsı, üç defa yıkamayı yeterli görmüşlerdir. Eğer, temizleme üç defa ile mümkün oluyorsa, üç defa yıkanır. (Serahsî, el-Mebsût 1/48; Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’ 1/64; Merğînânî, el-Hidâye, 1/23.)

- Şafii alimleri, Buharî ve Müslim’de “Köpek bir kabı yalasa onu (Müslim’in rivayetinde: ilk defa topraklı olarak) yedi kere yıkayın.” mealinde yer alan hadise dayanarak –köpeğin yaladığı kabın, yedi defadan aşağı yıkanması durumunda temizlenmeyeceğini söylemişlerdir. İmam Nevevî’ye göre, bu görüş Şafii mezhebinin ve diğer alimlerinin büyük çoğunluğunun görüşüdür.(bk. Mecmu, 2/580-58).

- Malikî mezhebinde köpek necis olmadığı halde, yaladığı kabın –söz konusu sahih hadisler doğrultusunda- taabbudiî olarak yedi defa yıkanmasını ön görmüşlerdir.(bk. Şerhu’l-Kebir, 1/83; Zuhaylî, a.g.y). Hanbeliler de köpek konusunda Şafiilerle aynı görüşü paylaşıyor.(el-Muğnî,1/52; Zuhaylî, a.g.y).

- Topraksız yedi defa yalnız suyla yıkamanın caiz olup olmadığı konusunda iki görüş vardır. Nevevî’ye göre bunun temizlemeye kâfi olmadığını söyleyen görüş en sahih olanıdır. Ancak –üçüncü bir görüş olarak- toprağın bulunmadığı yerde -sekizincisi toprak yerinde olmak üzere- sekiz defa yıkamak yeterlidir.(a.g.e., 2/583-84).

- Günümüzde, özellikle toprağı bulmanın gerçekten zor olduğu şehir hayatında, bu üçüncü görüşe göre hareket etmekte bir sakıncanın olmadığını ve alimlerimizin -yukarıdaki- görüşlerine de uygun olacağını düşünüyoruz.

- Sabunla yıkamanın toprak yerine geçip geçmediği hususunda da ihtilaf vardır.(bk. Şerhu’l-Veciz, 1/367). Bunun toprak yerine geçeceğini kabul eden alimlerin görüşleri de –özellikle bugünkü şehir hayatında- göz ardı edilmemelidir.

- Hakkında bir kitap yazılabilecek kadar muhtevalı bu hadis-i şerif, esasen nübüvvetle alâkalı önemli ip uçları vermektedir. Evet, ancak şimdilerde anlaşılmıştır ki, köpekten insana geçebilecek bazı hastalıklar var. Hıfzısıhha adına üzerinde hassasiyetle durulması gereken bu mesele, köpekte ve insanda müşterek bazı hastalıkların bulunabileceğine dikkati çekmesi açısından ve hem köpekte, hem insanda hastalık yapan müşterek virüs ve mikropların her iki bünyede de yaşayabildiğini tembih etmek bakımından mucize buudlu bir haberdir

Bugün, köpeğin tenyasının insana nasıl geçtiğini ve insanda teşekkül eden bazı kistlere köpeğin kaynaklık ettiğini ve köpek dışkılarının gömülmesi lâzım geldiği bilinmektedir.


 

Mezarlık içerisinde kanalizasyon borusu geçirmek caiz mi? Coğrafi yapının gereği olarak, yerleşim biriminden gelen atık sular ve kanalizasyon mecburen mezarlıktan geçmesi gerekir...

İnsanlar vefat ettiklerinde hayatta kalanların onlara karşı son görevleri; onları yıkayıp, kefenlemek ve defnetmektir. Müslümanlar ölülerini belli ölçü ve usullerle belli yerlerde defneder ve bunları defnettikleri yerler olan mezarlığa ayrı bir önem verirler. Ölülerin defnedildiği bu mezarlığı temiz tutmak, korumak ve ağaçlarla donatmak hayatta olanlar için bir görevdir. Eskiden kalan ve artık cenaze defnedilmeyen mezarlıkların da bir zaruret hali dışında, kabristan olarak korunması gerekir.

Mezarlıkta uyumak, çevresini kirletmek, yaş ot ve ağaçlarını koparmak mekruhtur. Çünkü buradaki yaş bitkiler kendilerine özgü bir şekilde Allah'ı zikrederler. Bu zikir sebebiyle orada yatan iman sahiplerine Allah Teâlâ'nın rahmet edip azaplarını hafifletmesi umulur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) bir kabristanda bulunan iki kabir sahibinin azab içinde olduğuna vakıf olmuş; etraftakilerden yapraksız taze bir hurma dalı isteyerek, ikiye bölmüş ve her birini bir kabrin başına dikmiştir.

"Ya Rasûlallah, bunu niçin yaptın?" diye sorulduğu zaman, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap vermiştir:

"Umulur ki bunlar yaş kaldıkları sürece (azabları) hafifler." şeklinde cevap vermişlerdir (Buhârî, Vudü, 55).

Mezarlıktaki kurumuş bitkilerin koparılmasında ise dini yönden herhangi bir sakınca yoktur (İbn Âbidin, Reddül-Muhtâr, I, 846; Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s.263 vd).

Kabirleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile, yine bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İslâm'da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.

Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.

Bir zaruret yoksa kanalizasyon borularını mezarlıktan geçirmemek gerekir. Ancak başka bir imkan yoksa geçirmek caiz olur.


 

Şafii mezhebine göre erkeğin mahrem olan kadınlara göre avreti neresidir? Annemin ve ablamın diz kapagımın üst kısmını görmelerinde bir sakınca var mıdır?

AVRET: Kadın ve erkekte örtünmesi gereken yerlere avret denir.

Dört çeşit avret vardır:

1. Erkeğin erkeğe nisbetle avreti: Diz ile göbeğin arasıdır. Diz ile göbeğin arasındaki yerlere bakmak haramdır. Cumhuru ulemaya göre böyledir. Malikîlerin bazılarına göre baldır avret değildir.

2. Kadının kadına nisbetle avreti: Kadının kadına nisbetle avreti, yine diz ile göbeğin arasıdır. Ne hamamda ne başka yerde diz ile göbeğin arasındaki kısma bakmak caiz değildir.

3. Erkeğin kadına nisbetle avreti: Mahremi olduğu takdirde yine diz ile göbeğin arasıdır. Na mahrem, yani yabancı ise kimi diz ile göbeğin arası, kimi bütün vücudu avrettir, diyor. Şafiî mezhebi bu görüştedir. Yani nasıl erkeğin kadına bakması haram ise kadının da erkeğe bakması haramdır.

4. Kadının erkeğe nisbetle avreti: Şafiî ve Hanbeli'ye göre "yüz ve el dahil bütün vücut avrettir." Hanefi ve Malikî mezheblerine göre ise yüz ve el müstesna bütün vücut avrettir.

Avret olan yerlere bakmak haram olduğu gibi mes etmek, yani dokunmak da haramdır. Doğum ve tedavi gibi bir zaruret varsa, ihtiyaç nisbetinde müsamaha edilir.


İslamda suçların cezası aynı mıdır, yoksa sebeblerine göre değişiyor mu? Dünya hayatındaki hukuk siteminde hiç bir suçun cezası kesin şudur diye bir şey yoktur. Suçu işleyen yargılanırken suçu işleme sebebleri araştırılır ve ...

İslam dininde suçluya ceza verilirken, suçu işlemesine sebep olan olaylar etkilidir. Mesela, küçük çocuk ve akıl hastası yükümlü olmadığı için, bunların fiili de kendileri bakımından haddi gerektirmez. Ayrıca recm cezasının uygulanması için erkek veya kadının zinaya zorlanmamış olması şarttır. Çünkü Raslüllah (s.a.s):

"Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları şeyin hükmü kaldırıldı." (Buhârî, Hudûd, 22; Talâk, II; Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizî, Hudûd, 1; İbn Mâce, Talâk, 15) buyurmuştur.

Zina Haddini Uygulamanın Şartları:

Zina eden erkek veya kadına ceza uygulanabilmesi için bir takım şartların bulunması gerekir:

1. Zina edenin erginlik çağına ulaşması gerekir. Ergin olmayan çocuğa had uygulanmaz.

2. Akıllı olması gerekir. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı bir erkek, akıl hastası bir kadınla veya akıl hastası bir erkek akıllı bir kadınla zina etse, bu ikisinden akıllı olana had cezası uygulanır.

3. Çoğunluk fakihlere göre Müslümana ve kâfire zina haddi uygulanır. Fakat Hanefilere göre muhsan olan kâfire recm uygulanmaz, değnek vurulur. Mâlikîlere göre kâfir bir erkek kâfir bir kadınla zina etse had uygulanmaz. Fakat zinasını açığa vurursa te'dib edilir. Müslüman bir kadını zinaya zorlarsa öldürülür. Şafii ve Hanbelîlere göre pasaportlu gayri müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası verilmez. Çünkü bunlar Allah haklarından olup, müste'menler (izin alarak gelip islam ülkesinde yaşayan gayri müslimler) bu hakları üstlenmemiştir.

4. Zinanın istekle yapılmış olması. Çoğunluğa göre zinaya zorlanana had uygulanmaz. Hanbelîler aksi görüştedir.

5. Zinanın insanla yapılmış olması. Üç mezhebe ve Şâfiîlerde sağlam görüşe göre hayvanla temas edene had cezası gerekmez, ta'zir uygulanır. Hayvan öldürülmez ve çoğunluğa göre onun yenilmesinde de bir sakınca yoktur. Hanbelîlere göre ise, iki erkeğin şahitliği ile hayvan öldürülür, eti haram olur ve hayvanın tazmin edilmesi gerekir.

6. Zina edenin erginlik çağına ulaşması gerekir. Ergin olmayan çocuğa had uygulanmaz. Akıl baliğ olan bir kimse bir kız çocuğu ile cinsel ilişkiye girse, cocuğa had cezası gerekmez, ancak onunla ilişkiye girene had cezası gerekir. Çünkü çocuk mükellef değilse de akıl baliğ olan mükelleftir ve yaptıklarından sorumludur. (Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuku İslamiye, 3/203, Zina Bölümü)

7. Zinanın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Bir kimse kendi eşi veya cariyesi sanarak yabancı bir kadınla cinsel temasta bulunsa, çoğunluğa göre had gerekmez. Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre ise had gerekir. Çünkü burada failde şüphe vardır.

Mezhepler arasında ihtilaflı olan fasıt nikâhtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda da görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme halinde durum böyledir. Bu da akitte şüphe bulunduğu içindir. Evlilik ittifakla fasit olursa had uygulanır. İki kız kardeşi bir nikâhta toplamak, beşinci eşle evlenmek, nesep veya süt cihetinden haram olan bir hısımla evlenmek, iddet beklemekte olan kadınla veya üç talâkla boşadığı kadınla hulleden önce evlenmek bu niteliktedir. Ancak bütün bunların haramlığını bilmediğini iddia ederse, bunlarla olan cinsel temas haddi gerektirmez.

8. Zinanın dârulislâmda olması. İslâm Devlet başkanının dârulharp veya dârulbaği (âsiller ülkesi) üzerinde velâyet yetkisi yoktur. Yani orada hadleri uygulamaya gücü yetmez.

9. Kadının diri olması. Çoğunluğa göre, ölü kadınla cinsel temasta bulunana had gerekmez. Mâlikîlerde meşhur olan görüş bunun aksinedir.

10. Cinsel temasın önden olması ve sünnet yerinin girmiş olması. Arkadan ilişki yani livata Ebû Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir cezası gerektirir. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhebe göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına cinsel organın dışında, uyluk, karın v.b başka yerine temas ise yalnız ta'ziri gerektirir. Çünkü bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.


Ölmüş kişilerin resimlerini duvara asmak caiz mi?

Zaruret olmadan boydan fotoğraf çekmek ve odaya asmak doğru değildir. Ancak boydan olmayan resimleri çekmek ve asmak caizdir. Ölülerin de bu türden olan resimlerini asmak caizdir. Ayrıca resim asılan yerde namaz kılınacaksa, ters çevrilmeli veya üstü kapatılmalıdır.

Fotoğrafı ikiye ayırmak gerek; canlıya âit fotoğraflar, cansıza âit fotoğraflar. Canlıya âit fotoğraflar, ya yaşayacak şekilde boy resmi olur, yahut da yaşamayacak şekilde yarım resim olur. Yaşamayacak şekilde yarım, yahut da bakınca seçilemeyecek kadar küçük olursa mahzur yoktur denebilir. Ancak boy resim ve fotoğraflarına (bir ihtiyaç olmaksızın) cevaz verilmemiştir.

Cansıza âit resimlere, yâni manzaralara gelince, bunun câiz olduğu kesindir. Çiçek, göl ve orman manzaraları gibi görüntüler çekilebilir, evlerin belli yerlerine asılıp ilâhî kudret takdirle seyredilebilir.

Canlıya âit boy resimlerini, (insan, hayvan ve diğer canlı varlıklar gibi odanın duvarına asıp, bakınca tümüyle görünür halde bırakmak, bu odada namaz kılmayı mekruh hale getirmek demektir. Bu itibarla, duvarlarında canlılara âit boy resimleri bulunan odada kılınan namaz mekruh olur. Resimler kıble cihetinde ise mekruhluk şiddetlenir, yanda ise azalır, arkada ise daha da azalmış sayılır. Böyle resimler ya indirilmeli, yahut da üzeri örtülerek namaza durulmalıdır.

Boy resimlerini kapalı bir yerde tutmak, ancak gerektiğinde görülecek halde muhafaza etmekte beis yoktur. Kâğıt paralarla nüfus cüzdanlarındaki vesikalık resimler de câizdir. Bunlar canlandığı farzedildiğinde yaşamayacak derecede küçük ve yarım olan resimlerdir. Ayrıca bazı müseccel şahısları tanımak için çekilen zaruri boy resimleri için de ruhsat vardır. Bunlar ihtiyaç resimleridir. Hırsızlar, diğer suçlular ancak bunlarla kolayca adaletin pençesine teslim edilebilmektedir.

Bugünkü resimlerin mühtehcen olmayanları tapılmak için çekilmediğinden, tapılmak için yapılan resimler cümlesinden sayılmayabilirler.


Dârülharp nedir; şartları nelerdir? Çeçenistan darulharp mıdır?

Dârülharp; İslâm'ın siyasî otoritesinin dışında kalmış olup, yönetim tarzı ve yürürlükteki hukuku İslâmî olmayan bölgeler. Genel olarak İslâm hukukunda kâfir ve İslâm düşmanı yöneticilerin hâkimiyet ve yönetimleri altındaki toprakları anlatmada kullanılır.

Ö. Nasuhî Bil­men Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamûsu'nda Darü'l-İslâm ve Da­rü'l-Harb'i şöyle tarif eder:

«Darü'l-İslâm, Müslümanların hâkimiyeti al­tında bulunup Müslümanların emn ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha ve muvadecı bulunmayan gayr-i müslimlerin hâki­miyeti altında bulunan yerler de Darü'l-Harb'tir» (1).

İslâm hukukçuları, ülkeleri, İslâmî hükümlerin uygulanıp uygulanmamasına göre tasnif etmişlerdir. Dârülharpte ikamet edenlere genel olarak harbî denir. Harbîler, dârülislâm yönetimi ile bir emân anlaşması yapmadıkları müddetçe, kanları ve malları mübah sayılır. Kâfir bir insanın malının ve canının masun olabilmesi için Müslüman olması veya İslâm devleti ile anlaşma yapmış olması gerekir. Bir harbî gizlice ve emân dilemeden darülislâma girip de yakalandığında kanı ve malı mübah sayılır. Darülharpte Müslüman olan bir kimsenin ise hicret etmeden evvel, bulunduğu bölge fethedildiğinde, elindeki mallar kendisine kalır, ancak gayr-i menkul malları ganimet hükmündedir. (2).

Darülharpte ikamet edip İslâm ülkesine gelmemiş olan Müslümanlar İslâm ülkesinde yaşayan bir fert gibi görülürdü; dârülislâma hicret etmek istediğinde engellenmezdi. İmam-ı Azam'a göre sadece Müslüman olmakla masun sayılmıyor; İslâm devletinin otoritesine girmekle can ve malını emniyete alabiliyordu.

Bu kısa açıklamadan sonra Şafiî ve ve Hanefî mezheblerinin «Darülharb» ve «Darülislâm» hakkındaki hükümlerini izah edelim:

Şafiî mezhebine göre, bir diyar ya­hut bir memleket bir defa dahi olsun Müslümanlar tarafından zaptedilmis ise, o diyar ve o memleket artık kıyamete kadar «DarüIislâm»dır. Böyle bir memle­ket sonradan kâfirlerin eline geçse bile, bu hüküm değişmez. Hatta Müslüman­larla barış halinde bulunan gayri müslimlerin ülkeleri de «Darülharb» değildir. (3).

İmam-ı Şafiî'nin içtihadı açık ve te'vilsizdir. Demek ki Şafiî mezhebine göre değil Türkiye; Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Buhara, Semerkant, Kırım bile «Darülharb» değil, «Darülislâm»dır. İmam-ı Şafiî'ye göre, bir diyarın «Darülharp» olması için, Müslümanla­rın idaresi altına hiç girmemiş olması ve Müslümanlarla sulh halinde olmaması lâzımdır.

Hanefî mezhebinde, bir «Darülharp», «ahkâm-ı İslâm'ın bazısının icrası ile «Darülislâm»a inkılâp eder (3). Bu hususta ittifak vardır. Bir «Darülis­lamın, «Darülharb»e inkılâp etmesi hususunda ise, iki ayrı görüş mevcuttur. Bu görüşlerden birincisi İmamı A'zam Hazretlerine, diğeri ise İmameyn'e (İmam Muhammed ve İmam Yûsuf) ait­tir.

İmam-ı A'zam'a göre «Darülislâm»ın «Darülharp»e inkılâp edebilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır. Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar, «Darülislâm»dır, «Darülharb» değildir.

1. İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edilecek. Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edil­mediği meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara «darülharb» denemez. Serahsî bu hususta şöyle buyurur:

«Bu şartın tahakkuku için orada şirk ahkâmının tamamiyle açıktan açığa icra edilmesi ve İslâm ahkâmının kat'î surette kaldırılmış olması gerekmektedir. Burada İmam-ı A'zam hâkimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehl-i küfürde olma­sına itibar eder'» (4).

Yani, bu şartın ta­hakkuku için bir İslâm memleketinde hâkimiyet ve galebenin noksansız bir şe­kilde kâfirlerde olması lâzımdır. Bazı arızalar sebebiyle ehl-i küfrün hâkimi­yetinde bir noksanlık olursa orası «darülharb» olamaz. Nitekim sadece cuma ve bay­ram namazlarının ifa edilmesiyle orası «Darülislâm» olur. Ve yine fukahâdan İsticabî'nin içtihadına göre, «Bir diyar­da İslâm'ın sadece bir tek hükmü dahi icra edilebiliyorsa o diyar «Darülis­lâm »dır.»

İbn-i Âbidin'e göre «Bir diyarda Müslümanların ahkâmı ile müşriklerin ahkâmı birlikte icra edilirse, orası yine «Darülislâm»dır (5). Bezzaziye'de, «Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.) Medine-i Münevvere'ye teşriflerinde orada Yahudiler ve müşriklerin hükmü cari olduğu halde Resûlüllah Efendimizin (S.A.V.) İslâm icraatına başlamasıyla o beldenin «Darülislâm»a inkılâb ettiği» kaydedilir (6).

2. O diyar «Darülharb»e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hu­dutlarından herhangi bir tarafı «Darülislâm»la muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar «Darülharb» olamaz. Çünkü İmam-ı A'zama göre «Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağ­lûp sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadî, içtimaî, siyasî, ticarî ve an'anevî ilişkilerini devam et­tirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.»

Bu noktada bir hususun açıklanma­sında fayda vardır. Gayri müslimlerce ihata şartı, müstakil İslâm devletleri için değil, gayri müslim bir devletin hükmü altında bulunan ve kendini mü­dafaadan aciz vilâyet, köy ve kasabalar için söz konusudur. (Rusya ve Bulgaris­tan'daki Müslüman köyler gibi.) Nite­kim, fakîhlerin bu mevzuyla ilgili izahlarında «devlet» değil, «belde», «dar» ifa­deleri kullanılmıştır. Yoksa kendini mü­dafaaya muktedir ve müstakil bir İlâm devleti, her taraftan gayri muslim dev­letlerle kuşatılmış olsa da, yine «Darülharb» olmaz.

3. İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal gü­venlikleri mevcut olan Müslümanların veya zımmîlerin (gayri muslim azınlık­ların) bu güvenlikleri bir kâfir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak.

Bu üçüncü şart, ancak bir İslâm bel­desinin kâfirlerin istilâsına uğraması ha­linde geçerlidir.

Serahsî bu hususu şöyle beyan eder:

«Bir beldede emin bir müslim veya zımnimin kalmış olması müşriklerin hâ­kimiyetinin tam olmadığına delildir. Çünkü fukahâ-i İzam, sonradan arız olana değil de, asıl olana itibar ederler. Bu­rada asıl olan ise, oranın «Darülislâm» olmasıdır. Bir zımmî veya müslimin ora­da kalmış olması, asıldan bir emaredir. Bu emare var oldukça, asıldan bir iz kalmış demektir ve o diyar «Darülislâm» hükmünde devam eder." (7).

Şimdi İmam-ı A'zam'ın öne sürdü­ğü bu üç şartı bir misal ile izah edelim.

Daha önce bir îslâm memleketi olan Endülüs sonraları Hristiyanlar tarafın­dan işgal edilmiştir. Müslümanların hiç­bir cihetle mal ve can güvenliği kalma­mış, küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edil­miştir. Bu ülkenin hiçbir İslâm ülkesi ile de sınırı yoktur, İmam-ı A'zam'ın ile­ri sürdüğü üç şart Endülüs'te birlikte ta­hakkuk ettiği için orası «Darülharb»dir.

İmameyn ise, «Darülislâm»ın «Darülharb»e inkılâp etmesini «Orada şirk ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmesine ve gayri müslimlerin Müslümanlar üze­rinde mutlak galebesine» bağlamışlardır. Bu ise bir İslâm beldesinin gayri müs-limlerce tamamen istilâ edilmesine bağ­lıdır. Meselâ, Batum yüzde yüz Rus hâ­kimiyeti altında bulunduğu ve içerisin­de küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edil­diği için, îmameyne göre «Darülharb»dir. Şayet Batum'da herhangi bir İslâm ahkâmına müsaade edilirse, (Bayram ve Cuma namazlarının kılınması gibi) ora­sı yine îmameyne göre, «Darülharb» olmaktan çıkar.

Müslüman, ister darülislâmda ol­sun, ister darülharbte, her halükârda Allah'ın emirlerini yapmak, yasakların­dan da kaçmakla mükelleftir. İbadet, in­sanın yaratılış gayesi, varoluş hikmeti­dir. Hiçbir hal, onu, bu ulvî vazifeyi ifa­dan alıkoyamaz.

Bu açıklamalar ışığında Çeçenistan'da İslami hükümler yaşanabildiği için İslam Diyarı sayılır.

Kaynaklar:

(1) Bilmen, Ö. Nasuhî; Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, c. m, s. 394.
(2) Maverdî, el-Ahkamu's-Sultaniyye, Çev: Ali Şafak, İstanbul 1976, 57 vd; W.W.Hunder, İA, Dârü'l-Harb md.
(3) Bilmen, Ö. N. a.g.e., III / 335.
(4) Kuhistanî, II/311.
(5) Serahsî, Mebsût, X / 114.
(6) İbn-i Âbidin, Dürrü'l-Muhtar Şerhi, IV / 175.
(7) Serahsî, a.g.e., X /114.


"Cuma guslü her muhtelime (büluğa erene) vaciptir. Misvaklanması, bulduğu taktirde koku sürünmesi de öyle." Bu hadise göre sayılanları yapmak vacip midir?

Alimlerin cumhuruna göre, söz konusu hadiste zikredilen "gusül yapmak, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek" gibi şeylerin yerine getirilmesi vacip değil, sünnettir. Onlara göre, buradaki "vacip" kavramı, pekiştirilmiş sünnet anlamında kullanılmıştır. Nitekim,

"Kim cuma günü abdest alırsa ne güzel! Kim gusül alırsa bu daha da faziletlidir." (bk. Züheylî, el-Fıkhu'l-İslamî, I/387; II/301-302).

mealindeki hadis bunu göstermektedir. Ayrıca İmam Buharî de bunu ifade etmek için, "Cuma gününde gusül yapmak akıl-baliğ olan herkese vaciptir." hadisinin de yer aldığı Cuma kitabının ikinci babının başlığını "Cuma günü gusül yapmanın fazileti" şeklinde koymayı tercih etmiştir.

Teamüldeki ümmetin uygulamaları da bu yöndedir. Diğer taraftan söz konusu hadiste geçen "vacip" kavramının "sünnet" anlamında kullandığını gösteren değişik hadisler ve yorumlar da vardır. (bk. İbn Hacer, Fethu'l-Barî ,II/357-365).


Sahibi Yahudi olan bir iş yerinde çalışmak caiz mi?

Bir Müslüman bir kâfirin hizmetinde bulunsa, yani bizzat kendi şahsına hizmet ederse, mutemede göre tenzihen mektuhtur. Fakat şahsına değil, tarla, fabrika, ziraat ve ticaret gibi işlerinde çalışırsa mekruh sayılmaz (1).

Yani bir Müslümanın gayri müslimin şahsına hizmet etmesi tavsiye edilmese de haram değildir. Ancak gayri müslimin iş yerinde çalışmak caizdir.

(1) el-Fıkıh 'ala'l-Mezâhib el-Erbâa, III/125.


İnsan saçının dökülmesini engelleyen ilaçların kullanılmasının hükmü nedir?

Kişinin hayatını koruması ve ona zarar verecek şeylerden uzak durması farzdır. İnsanın hastalandığı zaman tedavi olma hakkı, hatta görevi vardır. Çünkü beden bir emânettir. İbadetlerin ve diğer bir takım İslâmî emir ve yasakların eksiksiz yapılabilmesi, bedenin sağlıklı olmasını gerektirir. Korunulmasına rağmen hastalık olursa mü'minin tedavi olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (asm);

"Ey Allah'ın kulları tedavi olunuz." buyurmuştur (bk. Tirmizî, Tıbb, 2; Ebû Dâvud, Tıbb, 1, II; İbn Mâce, Tıbb, 1; Ahmed b. Hanbel, III, 156, IV, 278).

Tedavi olmanın kapsamına ilâç kullanmak, yarayı ameliyatla temizlemek girdiği gibi gerektiğinde kan nakli, bir uzvun kesilmesi ya da vücuttan ayrılması gereken bir uzvun çıkarılması gibi bütün tedavi yöntemleri girer.

Doktor böyle bir operasyon sırasında hastanın, ihtiyaç kadar olan mahrem yerlerine bakabilir. Ancak kadınlar için imkân ölçüsünde bayan doktor ve hemşirelerden yararlanılması asıldır. Çünkü Hz. Peygamber (asm)'in bu konuda çeşitli uyarıları vardır.

Saç dökülmesini önlemek amacıyla ilaç kullanılması caizdir.


Erkeklerin, altın dışında gümüş veya başka bir maddeden yapılmış küpe, kolye, bilezik, bileklik, künye vs. takmalarının hükmü nedir?

Erkeklerin süslenme amaçlı altın takıları kullanmaları hadislerde yasaklanmıştır. Bu konu ile ilgili hadislerden bazıları şunlardır:

"Hz. Peygamber altın yüzük kullanmayı yasakladı.” (Buhârî, “Libâs”, 45).

"Resûlullah altından bir yüzük takıyordu. İnsanların da altın yüzük edindiklerini görünce altın yüzüğü atmış ve bunu artık hiç takmayacağını söylemişti. İnsanlar da bunun üzerine yüzüklerini çıkarıp atmışlardır." (Buhârî, “Libâs”, 46).

"Hz. Peygamber altından bir yüzük edinmiş ve kaşını da avuç içine getirmişti. İnsanların bu şekilde yüzük edindiklerini görünce, bu yüzüğü atmış ve gümüş bir yüzük edinmiştir." (Buhârî, “Libâs”, 45).

Bu itibarla, erkeklerin gümüş veya platin yüzük kullanmaları caizdir. Zira gümüş ve platin, altından farklı bir maden olduğundan onun hükmüne tabi değildir. Ancak, yüzük dışında (altın olmayan) küpe, kolye, künye, bilezik ve bileklik gibi takılar, geleneğimizde kadınlara ait bir süslenme aracı olarak görülmüştür. İslam dininde kadınlara ait bir süslenme aracının, erkekler için kullanılması ise hoş karşılanmamıştır. Erkeklerin bu tür takılar takması, genellikle toplumumuzda kadınlara benzeme içerdiği için, tarihsel süreç içerisinde hep yadırganmıştır.

Kadınlara benzeme ile ilgili bir rivayet şöyledir: Hz. İbni Abbas (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Peygamberimiz (s.a.v.) erkeklerden kadına benzemeye çalışan ve kadınlardan da erkeklere benzemeye çalışanlara lanet etti."(Buhari, Libas, 61-62 (5585-5886)

Bu nedenle altın dışında her hangi bir madenden yapılan süs eşyasının, o çevrede erkekler tarafından takınılması aşırı yadırganmaya sebebiyet verecekse, takınmamak daha uygun olur.




  Yorumlar

 
Rastgele Konular
Son Eklenenler
Hz.YÛNUS (a.s) – dini sohbet, islami sohbet,

Temel ile seytan

Zengin Bakire

ukde

FIRINDA MEZGİT KIZARTMASI (GÖRSEL)

www.chatadana.com

http://www.chatadana.com

2012 YILININ HAFIZALARDA İZ BIRAKAN KARELER

En ilginç fotoğraflar Chatadana.Com

Hosteslerin pozları! /Adana Chat, Adana Sohbet, Adana Chat Odaları

 

 
WebMaster : Ahmet Kadir Yalçın

Hosting : Şeker Shell Internet Hizmetleri

Copyright 2010 Her Hakkı Saklıdır. chatadana.com